1.2.13
Buz Poşeti ve Ev yapımı Bulyon
Zararı hakkında bir kaç site:
12.5.12
Karnıbahar ve Brokolili Sebze Çorbası
Benim yaptığımsa şöyle (2 çiçek karıabahar, 2 çiçek brokoli olunca değişiklik yapmak zorunda kaldım ):
Çok güzel oldu, kremalı çorba havasında oldu. Arkadaşlarda beğendi.
- Karnıbahar, brokoli çiçeklerine ayrılır.
- Bir patates rendelenir
- 1 havuç rendelenir (turuncu renk olmasın derseniz konmayabilir)
- 1-2 biber (yeşil,sarı, kırmızı fark etmez) ince doğranır.
- 1- soğan ince doğranır
- 1-2 diş sarımsak ince doğranır.
- Hepsi birliktetencereye alınır, yeterli su konur.
- 1 su bardağı süt de ilave edililir.
- Yeterli tuz ve 1 tatlı kaşığı şeker ilave edilir.
- İyice haşlanan sebzeler blendırdan geçirilir.
- 1,5 kaşık un yağda kavrulur, çorbanın suyundan azar azar katılarak kıvamı açlıır.
- Çorbanın içine konur, çorba tekrar blendırdan geçirilir.
5.4.12
Yoğurdunu Kendin Yap Kampanyası
not: Kampanyaya katılanları sesimizi duyurmak adına yorum eklemeye davet ediyorum. Tabi bu yazıdan haberdarsanız :D
Zehirli sebze meyvenin ilacı evde yapacağınız yoğurt!
Sebze-meyvelerde zehirli tarım ilacı kalıntıları olduğunu tartışmaya bile gerek duymuyor Dr. Yavuz Dizdar. Zira bu yeni bir mesele değil, DDT’den beri böyle... Bu bir acı gerçek, ama daha da acısı var. Eskiden yoğurdun yoğurt olduğu zamanlarda, bu zehre karşı bir ilacımız vardı. Zehirli sebze meyveyi yesek de, soframızdaki yoğurt zehrin vücutta birikmesine ve hastalıklara yol açmasına engel oluyordu. Şimdi o da yok... Zira doğal yoğurt bulmak imkansız market raflarında! İşte bu yüzden iş başa düşüyor, gidip günlük süt alacak, kendi yoğurdunuzu kendiniz yapacaksınız. Değer mi bu zahmete demeyin! Ucunda başta kanser, pek çok illet var!
Google’a girip “doku, tarım ilacı ve Türkiye” yazarsanız, tabii bu üç sözcüğün İngilizcesi’ni yazacaksınız, ekranda onlarca makaleye rastlayacaksınız. Böyle bir araştırma yapmamıştım, ta ki gidip Dr. Yavuz Dizdar’la görüşene kadar. Girdim baktım ve hiçbiri de iç açıcı değil maalesef. “Niye böyle bir araştırma yapalım ki?” demeyin, büyük olasılıkla buzdolabınızda olmasa bile yanıbaşınızdaki manavda, markette birkaç meyve sebze tam da bu konuyla ilgili... Greenpeace’in geçen hafta yaptığı açıklamayla tekrar gündeme geldi. Ama aslında bu ilk değil. Geliyor gündeme, sonra unutulup gidiyor. Tıpkı GDO ya da kansere yol açtığı bilinen sütteki aflatoksin ve antibiyotik kalıntısı tartışmaları gibi, sebze meyvelerde tarım ilacı zehrinin olup olmadığı konusu da bir süre sonra gündemden düşecek belki... Et hem pahalı hem sağlığa zararlı, az yemeli. Üç beyazdan uzak durmalı. Kalıyor geriye meyve ve sebze, onlarda da ya GDO var ya da tarım ilacı! Yani çaresiz yine yiyeceğiz! Peki yetkili kurumlar bir çözüm bulana kadar yapabileceğimiz bir şey var mı?
Organik pazarlardan alışveriş yapın
Sağlıklı beslenme konusunda yıllardır araştırmalar yapan ve uluslararası literatürü yakından takip eden Dizdar, “Tarım ilaçları tüm dünyada bir sorun. Ama Türkiye’deki durum çok daha farklı. AB’nin zehirli diye geri çevirdiği sebze ve meyveler yine bizim iç pazara sunuluyor. Bunlar zehirli, ama iç piyasa için üretilen sebze ve meyvelerin içindeki kalıntılar konusunda hiçbir bilgi yok, çünkü bizde denetim yok! Tek çareniz var, organik pazarlardan alışveriş etmek” diyor. “Peki organik meyve sebze ne kadar organik?” diye bir soru gelebilir aklınıza. Hemen onun da yanıtını veriyor Dizdar; “İlaçlı tarım ürünlerine göre aralarında açık fark var. Eğer ki bir portakaldan üç kişi zehirlenebiliyorsa bu ülkede, marketler asla sağlıklı ürün sattıklarını iddia etmemeli. Kendileri analiz yaptırmadıkça bu iddiayı ortaya atmamalı. Siz de aldığınız ürüne güvenmemelisiniz” diyor.
Dizdar’la bu can alıcı meseleyi Taksim’de bir kafede konuşmaya başladık. Ardından Şişli’deki organik pazarda sohbetimizi sürdürdük. Öyle şeyler konuştuk ki, artık manava, kasaba, bakkala giderken “Aç kalmak evladır” diye korkmamak elde değil. Ama korkun, çünkü bu korkunun ecele faydası var!
- Greenpeace, Türkiye’den ihraç edilen, üzüm, armut ve biberin yüksek oranda zehirli tarım ilacı içerdiğini açıkladı. Tarım Bakanı Mehdi Eker, “İftira” diyor. Siz ne diyorsunuz?
Konuları parça parça inceleyince çok fazla bütünü göremez hale geliyorsunuz. Ama hastalıkların tablosu değişti ve değişince bir doktor olarak beraberinde başka şeyleri de sorgulamaya başlıyorsunuz. O zaman, “Bizim yediklerimizle ilgili sıkıntımız nedir?” sorusu gündeme geliyor. Benim süt ve yoğurt meselesine bundan iki sene önce girmemin nedeni bu oldu. Bir gün önüme sizin gazeteden Mutlu Tönbekici’nin bir yazısı kondu. “Yoğurtlar artık niye ekşimiyor?” diye soruyordu... Okuyunca “Allah Allah” dedim ve düşünmeye başladım. Çünkü ben de çok yoğurt yerim. Bazen buzdolabında iki- üç hafta kalır, “Ne şanslıyım, bozulmamış” der ve öyle yerim. Daha doğrusu yerdim... Sonra denemeye başladım ve gerçekten özellikle piyasadaki büyük marka yoğurtlarda hiçbir ekşime olmadığını gördüm. Araştırınca olay bambaşka yerlere gitmeye başladı. Üreticiler, süt gibi doğrudan tüketilmesi gereken bir gıda maddesinde bile bir şey olabilir mi acaba diye şüphelenmeye başladım, ki süt gıdadan da ötedir, doğanın bize verdiği olağanüstü bir nimettir...
- Şüpheleriniz sizi nereye götürdü?
Ben yoğurda, süte ne yapıyorlar, ne ediyorlar diye araştırırken, çok sayıda mail almaya başladım. “Siz bir de diğer konuları bir bilseniz, tarımda neler yapıyorlar, hiç haberiniz yok sizin” diye... Onları araştırmaya başladım. Sonuçta geldiğim noktada bir bilinmezlik ortaya çıktı. Bu bilinmezliğin başlıcası da tarım ilaçlarının kullanımıyla ilgili. Çünkü tarım ilaçları usulsüz, düzensiz, kuralına uygun kullanılmazsa, pek çok sorun yaratabiliyor. Çiftçi zannediyor ki, bu ilaçlar vitamin niyetine de kullanılabilir. Çünkü hakikaten de bunları kullandığınızda ürünü kat kat artırma gibi avantajları var. Dolayısıyla uygulamasını da ya kulaktan dolma ya da dolduruşa gelme biçiminde yapmaya başlıyor... Bunun üzerine yoğurt ve sütü araştırırken tarım ilaçlarıyla ilgili bir inceleme yapmak gerektiği ortaya çıktı. Yaptım ve şunu gördüm, bizde tarım ilacı kullanımı eskiden de sıkıntılıydı, ama şimdi doruğa ulaştı. İnsana etkisinin katlanmasının nedeni ise süt ve yoğurdun aşırı işlemden geçirilmesi.
Organik kutu süt de faydalı değil!
- Nasıl?
Prof. Ahmet Aydın’a da, Prof. Ahmet Rasim Küçükusta’ya da çok müteşekkirim; bu konuyu gündemde tuttular. Sütün canlı halinin çok önemli bir özelliği var. Vücuda giren yabancı maddeleri tutup, bağlama ve vücutta emilmesini engelleme özelliği... Çünkü gördük ki anne sütüne de tarım ilacı bulaşmış vaziyette, ama bebeklerde bir sıkıntı çıkmıyor. Demek ki sütün bu tutma özelliğine bağlı olarak çıkmıyor. İşte bunun için sütün özellikle homojenizasyon ve UHT işleminden geçirilmemesi gerekiyor. Aynı şey yoğurt için de geçerli. Çünkü sütün içindeki glutatyon dediğimiz aktif molekül, vücuda giren yabancı, kanser yapıcı maddeleri bağlıyor. Zehirlenmelerde yoğurt yedirtilmesinin mantığı da bu.
- Yani yoğurt gerçekten panzehir?
Evet, yoğurt panzehir ama bu özellik bir tek ekşiyebilir olan doğal yoğurtta var. Şu anki yoğurtlar homojenize... Kıvamı son derece iyi görünüyor, parlak, ambalajları sterilize ama bu özellikleri olmadığı için sizin tarım ilaçlarını vücudunuza almanızı engelleyemiyorlar.
- Peki çocuklarımıza kutu süt içirmezsek ne içereceğiz?
Günlük pastörize süt içirin.
- Kutu sütün bir zararı var mı?
Zararı var mı kısmının olma olasılığı kesinlikle çok yüksek. Çünkü UHT dediğiniz işlemde çifte fiziksel işlem uygulanıyor. Bu çifte fiziksel işlemin anlamı şu; sütü bir yandan 140 derecede ısıtıyorsunuz. Süt normalde 140 dereceye çıkamayacağı için, bir de bu işlemi basınç altında yapıyorsunuz. Bu, sütün içerisindeki proteinlerin üç boyutlu yapısını tamamen değiştiriyor ve doğa dışı forma sokuyor. Doğada böyle bir şey yok. Bu işlem sırasında sizin vücudunuzun tanımadığı moleküller oluşuyor. Bu yüzden bence tıpkı halk ekmek gibi, halk süt olmalı. Belediyeler bu işe girmeli. Herkes bu işten kazançlı çıkar. Şirketlerle belediyeler ortaklaşa çalışıp halka günlük süt dağıtabilir. Siz de o sütü alıp kendiniz yoğurt yapabilirsiniz. Çünkü yoğurt özellikle bu tarım ilacının etkilerini yok etme açısından çok önemli. Radyasyonla uğraşanlara, kömür madeninde çalışanlara, ağır metal işinde olanlara kanunen her gün yoğurt verilmesi zorunludur biliyorsunuz. Ama onun gerçek, doğal yoğurt olması lazım.
- Marketten aldığımız yoğurtlar bu işlevi hiç mi görmüyor?
Hayır, görmüyor. Ancak gerçek yoğurt verirseniz vücuda alınan zehrin bir kısmını tutabiliyor. Dolayısıyla yoğurdun sağlıklı olması, ekşiyebilir olması çok önemli.
- Peki organik kutu sütler?
O bir aldatmaca. Bir şeyin kaynağının organik olması, o ürünün organik olduğu anlamına gelmiyor. Siz tabii ki kaynak olarak organik bir sütü alırsanız çok iyi. İçinde tarımsal ilaç yok belki ama bu kadar aşırı işlemden geçirdiğiniz zaman bu sütün organikliği de yok demektir artık. İnsanlar organik dendiği zaman kaynağının organik olmasını yeterli görüyorlar. O zaman alın eti yakın, kaynağı organikse buna organik diyebilir misiniz?
- Tabii ki hayır!
Bir farkı yok ki mantık olarak baktığınızda. Bir ürünün organik olması demek, üretimi sırasında tarım ilacıyla, ağır metalle hiç karşılaşmamış olması, herhangi bir hormon kullanılmamış olması anlamına geliyor. Ama bu ürünün sizin karşınıza gelirken bu özelliklerini korumuş olması gerekiyor. Siz bunu alıp UHT’den geçirirseniz onun artık organikliği kalmaz. Sütü o nedenle en az işlemden geçmiş şekilde tüketmek gerekiyor. Avrupa’da herkes günlük pastörize süte döndü. Şişe içinde de, kutu içinde de olabilir. Ama kesinlikle homojenizasyon işleminden geçmesini istemiyoruz. Aksi halde bu homojenizasyon işlemi sütün hastalıklardan koruyucu özelliğini ortadan kaldırıyor. O yüzden şişe süte en fazla 2 gün ömür veriyorlar.
Hastanede üç arkadaşımız portakaldan zehirlendi!
- Hocam geçen hafta Dünya Gazetesi’ndesindeki yazınızda, üç arkadaşınızın tek bir portakaldan zehirlendiğini yazdınız... Bu olay Greenpeace’in raporundan ne kadar önce oldu?
Üç hafta kadar önce bir öğleden sonra hastanede üst kattan telefon ettiler, “Murat Ağabey’in midesi bulanıyor, çıkarıyor” diye. Durup dururken kusmak pek hayra alamet değil ama “Murat Ağabey’in diyabet sorunu olduğundan, şekeri oynamış olmasın” dedik. Koştuk yukarı, baktık ağabeyimiz iyi. Zaten o da, “Tamam geçti, bir şeyim yok” dedi. Biz de rahat bir nefes aldık. Ama olay orada kalmadı, iki kişi daha kusmaya başladı. O zaman “Bu olsa olsa zehirlenmedir” dedik. O öğlen yemek de yenmemiş, en sonunda anlaşıldı ki olay toplantı sırasında ortaya soyulan bir tek portakaldan kaynaklanmış.
- Tek bir portakaldan mı?
Evet. Kaç dilimse artık... Her yiyen zehirlenmiş. Bunun üzerine arkadaşlar alıp portakalı analize göndermiş. Analizde ortaya çıktı ki, portakalın içi dışı, her tarafı tarım artığı dolu. Alındığı yer de, “güvenli” olduğunu reklam eden bir market. Canım çok sıkıldı, güvenli denen market buysa diye... Oradan aldığı iki portakalı sıkıp, “Taze meyve suyu içirdim çocuğuma” diye sevinen anneleri düşündüm, içim iyice daraldı. Çünkü Türkiye’den ihraç edilen ürünlerde tarım ilacı kalıntısı olabilir ama bu bizim portakaldaki kalıntı falan değil artık, o ürünün neredeyse tamamiyle tarım ilacına bandırılmış olması! Sebze meyvede bu düzeyde tarım ilacı varken biz bu toplumu nasıl sağlıklı tutacağız, sorun oraya geliyor.
- Bu soruyu benim size sormam gerekiyor. Böyle sebze meyveleri yemek hangi hastalıklara yol açıyor?
Akdeniz Üniversitesi Onkoloji Bölümü’ndeki arkadaşlarımız Sağlık Bakanlığı ile ortak bir toplantıda iki sene önce söylemişlerdi, lenfomalar ve kemik iliği kanserlerinin çoğu Kumluca’dan geliyormuş. Kumluca sadece Antalya’nın değil, Türkiye’nin de en önemli tarım üretim merkezi. O halde anlamaya çalışalım bakalım, lenfomaların tarım ilaçlarıyla ilişkisi ne, bu hastalığın özellikleri neden değişti? Görüş isteyeceğiz. Bakalım buradan hareketle hangi sonuçlara gideceğiz.
Bira ve şarap da yoğurdun işlevini görüyor
- Neden sütün günlük süt olması, yoğurdun da bu sütten yapılması gerekiyor?
UHT süt kesinlikle olmayacak. Çünkü sütün içerisinde vücut için doğal olarak koruyucu maddeler var. Süt aşırı işlemden geçirilirse bu koruyucu maddeler ortadan kalkıyor. Bizdeki hastalıkların artışı süt ve yoğurdun bozulmasıyla paralel gidiyor. 15 yıl önce böyle bir sorunumuz yoktu. Ne zamanki homojenize yoğurt kavramı Türkiye’ye girdi, raf ömrü uzun diye tebliğ değişti, ki aynen 6 ay raf ömründen bahsediyor tebliğ, ondan sonra hastalıklarda abartılı bir artış olmaya başladı. Çünkü Türkiye’de yoğurt tüketimi diğer ülkelerdekine göre çok fazla. Ha, Fransızlar mesela sofra şarabı tüketiyorlar. O da aynı işleve sahip.
- Çok ilginç...
Çünkü içinde yoğurttakine benzer birtakım maddeler var. Bunlar yine ekşimeye yol açan maddeler. Fransızlar bu tür zararlı maddelere karşı o şekilde korunabiliyorlar. Almanların bira tüketimi de benzer bir korumaya neden olabiliyor. Ama Türkiye’de bizim kendimizi koruyacağımız ana besin maddemiz yoğurt ve ayrandı, çocuklar için de süt... Ne zamanki bu ürünler uzun ömürlü hale getirildi, içindeki bu koruyucu maddeler ortadan kalktı, sorun da ortaya çıkmaya başladı. Siz ne kadar işlemi ağırlaştırırsanız, ürünün o kadar çok raf ömrünü uzatıyorsunuz. Günlük sütte ekşime olabiliyorken UHT kutu sütte ekşime olmuyor. Açsanız da bir ay boyunca buzdolabında da saklayabilirsiniz. Bozulduğu zaman da küflenerek kesiliyor. Ekşime hiçbir zaman olmuyor. Bu yüzden hiçbir zaman marketlerde şişmiş bir kutu süt göremezsiniz. Olması mümkün değil. Konserveler hazırlanırken de UHT sistemi kullanılıyor. Bu bir büyük düzen. Siz bu işlemi salçalara da yapıyorsunuz, domates püresi diye sattığınız ürüne de yapıyorsunuz. Bir ürün endüstri çarkından geçtiği anda tek bir amacı var, raf ömrü uzun ürün üretmek.
- Ve gıdaların raf ömrü arttıkça bizim raf ömrümüz kısalıyor...
Evet. Benim bugün doğal yoğurt bulana kadar canım çıkıyor. Bakın bunun için öyle olağanüstü laboratuvar testleri de gerekmiyor. Bu gayet basit bir test. Yoğurt ekşiyor mu ekşimiyor mu bakacaksınız. Ama maalesef 2009 yılında büyük bir üretici firmanın ısrarıyla yapılan yoğurttaki tebliğ değişikliğiyle birlikte bizim yoğurtlar ve sonrasında ayranlar da elden gitti. Bizim insanımızın her yemekte tükettiği bir ayran vardı. Şu anda ayran piyasasına hakim olan kuruluş belli ve o ayranlar yazın döner büfelerinin önünde güneşin altında plastik kutuların içinde hiçbir şey olmadan günler boyu kalabiliyor, bir şey olmuyor çünkü. Bunu bakkal da söylüyor, “Ağabey bunların süresi geçtiği zaman şişerdi şimdi artık bir şey olmuyor” diyor. Çünkü bu ekşime özelliğini yitirmesi raf ömrünü uzatıyor ama bu ayranın içersindeki tarım ilaçlarını tutabilecek aktif olan molekülleri de ortadan kaldırıyor. Sorun bu.
- Anneler de çocuklarına kolaylık olsun diye, sağlıklı diye kutu ayran, kutu süt içiriyorlar...
Şimdi aynı şey okullardaki süt kampanyasıyla da gündemde. Firmalar gittiler, ellerindeki stoğu Milli Eğitim Bakanlığı’na bir şekilde satmaya çalıştılar. Okul sütü projesiyle... Okul sütü projesi daha önce de uygulanmaya çalışılmış, iyi bir proje ama hangi süt? O bölgeden alacağınız günlük pastörize sütü kullanacaksınız. Siz büyük firmaların elinde kalmış UHT kutu sütleri çocuklara dağıtırsanız bu çocuklara iyilik yapmak, çocukların beslenmesine katkıda bulunmak değildir, bilakis çocukların aslında içmemesi gereken bir şeyle zehirlenmesi demektir. UHT sütü tavsiye etmek suçtur. Doğallığını bütünüyle yitirmiş, hiçbir şekilde besleyici değeri olmayan, bir miktar belki kalsiyum, belki protein kaynağı olabilecek bir sütten bahsediyoruz çünkü. Ama hiçbir işlevi olmayan bir süttür UHT süt.
kaynak: Mine Şenocaklı-Vatan- 2.4.2012 köşe yazısı
Sağlıklı diye yediğiniz tavuklar tavuk değil!
Biliyorum canınız sıkılacak, yüreğiniz kabaracak, üzüleceksiniz ama gerçekleri öğrenmeniz lazım. Daha yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, sadece et yapsın diye... Tavuklar tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar... Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor... Bu inanılmaz bir vicdansızlık... Sonra, görüyoruz her gün gencecik bir kadın meme kanserine yakalanıyor. Büyük olasılıkla daha sağlıklı diye sık sık tavuk yiyorlardır...
Hocam son dönemde kanser vakalarında patlama olduğunu, lenfoma ve kemik iliği kanserlerinin çoğunun ise Türkiye’nin tarım merkezi olan Antalya-Kumluca’dan geldiğini söylediniz. Peki böyle başka bölgeler var mı?
Var... Mesela 6-7 ay kadar önce Ergene tartışıldı. Orası içler acısı bir durumda. Ergene’de olağanüstü bir çevre kirliliği var. O zaman Sağlık Bakanlığımız ve Kanser Savaş Daire Başkanlığı dediler ki, “Orada çok sigara içiliyor, çok alkol kullanılıyor, o nedenle bu kanserler çıkıyor.” Böyle bir şey sözkonusu olamaz. Çünkü belgesel bir film hazırlandı bu konuyla ilgili. “Gündöndü” adında... Orada her şey çok açık.
- Ben izlemedim o filmi...
İzleyemedik, çünkü henüz Türkiye’de gösterilmedi. Kısa versiyonu Marsilya’da bir çevre filmleri festivaline gitti. İzleyenler o kadar etkilenmiş ki, film bittiğinde alkışlayamamışlar, alkışlayacak halleri kalmamış. Deri fabrikalarından çıkan o atık suyun köpükler halinde Ergene’ye bırakılmasını ve bu yüzden ortaya çıkan çevre felaketini öyle bir göstermiş ki film dona kalmışlar... Çiftçi geliyor Trakya’dan, Ergene’den, hepsi hastalarımız zaten bunların. “Hocam” diyor, “15 tane sığırımız geçenlerde öldü. Daha önce de bir 15 tane ölmüştü zaten...” Onbeşer, onbeşer ölüyor hayvanlar. Ama “Aşı reaksiyonu oluştu da ondan” diyorlarmış.
- Kimler diyormuş?
Tarım Bakanlığı yetkilileri! Böyle aşı reaksiyonu oluşmaz. Bunlar bir şeyin üzerini örtme çabaları. Bir aşıda üretim sorunu varsa, zaten o 15 hayvanı değil, çok daha fazlasını etkiler. Bu aşıyla ilgili olan bir durum değil. O çevrede muhtemelen hayvanlar su içerken ya da otlanırken çevreden aldıkları toksinle kaybedildiler. Bir arkadaşımız gitti bölgeye, “Kimse konuşmak istemiyor, korkuyor” diyor. Trakya Üniversitesi’nden öğretim üyesi bir başka arkadaşımız bölgedeki kanserli insanların dokularında ağır metal analizine bakmış, çok yüksek bulmuş... CNN Türk’te yayınlanmış bir canlı yayının bandını izledim. Devletin söylediği şey, “Çok sigara içiyorlar, çok alkol tüketiyorlar, bu kanserler o yüzden.” Halbuki adam anlatıyor, kızı dereye düşmüş, boğulmuş, peşinden gitmiş, girdiği yere kadar bacakları cılk yara. Bu düzeyde bir kirlilik var Ergene’de. Baktığınızda temiz görünüyor ama adamın girdiği yere kadar bacakları ülsere olmuş. Sonuç? Adamın o yaraları iyileşmiyor. Adam yaşıyorsa da şansa yaşıyor. Bu, o bölgede yaşayan diğer insanlar için de geçerli. Bunun öyle sigarayla, alkolle falan kapatılacak bir yanı yok. Bir de oradan ürün geliyor, o ürünün nereye gittiği belli değil.
- Gelen ürün ne?
Üç ürün geliyor. Pirinç, ayçekirdeği, buğday... Kadmiyum ve kurşun analizlerini yaptırdık. İzin verilenden 2 ila 8 kat yüksek çıktı! Şimdi bu ürün nereye gitti, kim yedi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Bakanlık her ürünü birebir denetleyemez, orada hakkını verelim. Ama şu önemli; ürüne püskürtülerek kullanılan tarım ilaçları herhalükârda çok kullanılmadıkları zaman kabuğun soyulması, hatta meyvenin sebzenin iyi yıkanılmasıyla uzaklaştırılıyor. Sorun ot ilacında. Çünkü ot ilacından meyve ağacı etkilenmiyor ama onu bünyesine alıyor. Biyolojik sistem bunu içinde biriktiriyor. Bu insanda bir tümör oluşumuna da neden olabilir, hayvanların kaybedilmesine de... Bu ot ilacını, glifosatı pek çok ülke vahşi doğaya da atıyor. Ot kontrolü diye. Nedeni bilmiyorum.
Büyük hastaneler açarak kanseri önleyemezsiniz
- Vahşi doğadan ne istiyorlar?
Hiçbir şekilde anlaşılabilmiş değil. Ormanları ilaçlıyorlar. Niye? Belli değil.
- Herhalde bu zirai ilacı üreten firmalar para kazansınlar diye... Başka bir sebep geliyor mu hocam aklınıza?
Büyük olasılıkla öyle. Doğa bu, sen doğaya müdahale edemezsin. İstersen tarlana müdahale et, ama iş ormana geldiği zaman, “Ben buradan yabani otları temizleyeceğim” diyemezsin. Orası yaban. O şekilde kalmak zorunda. Sen ona müdahale edersen olay çığrından çıkar.
- Biz ne korkunç insanlar olduk böyle?
Maalesef biz korkunç bir ırkız. Bakın, tarım ilacını sonuçta kim tavsiye ediyor? Ziraat mühendisi... Bakıyorsunuz ziraat mühendislerinin büyük kısmı, aynı zamanda tarım ilacı bayiliği yapıyor. Duydum ve inanamadım, tarım ilacı satarken çiftçiye, “Kendin için mi kullanacaksın, yoksa satacağın ürün için mi?” diye soruyorlarmış. Böyle insafsızca bir durum var. Aynı anda bayii olan birisi tarım ilacı satışını kontrol edebiliyorsa eğer, tüketimini nasıl denetler? Adam kendi satışını mı baltalayacak? Oradan bir sıkıntı çıkıyor. İkincisi, tarım ilaçlarının amaç dışı kullanımı var. Bu tavuklarda büyütme amaçlı kullanılan antibiyotik gibi bir durum. Böyle bir şeyi bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik vermeye başlıyorlar. Bizim üreticimiz inşallah bu konuda bir düzenleme yapacak, umutluyum. BESD-BİR, “Elimizden geleni yapacağız” dedi. Fakat antibiyotiğin bu şekilde kullanımı kim tarafından akıl edildiyse, bunu Amerikan Akademileri bile anlamış değil... Siz civcive antibiyotiği verirseniz, civcivin bağırsak sisteminin gelişmesini önlüyorsunuz. Normalde yediğimiz besinlerin önemli bir bölümü bağırsak metabolizmasında kullanılıyor çünkü. Dolayısıyla enerji tüketimi azalıyor. Siz bu civcivi güneşe de çıkartmazsanız, kemikleri de sağlıksız gelişeceği için sadece et yapıyor...
- Hiç anlayamadım hocam...
Aksi takdirde güneşe çıkartırsanız civciv sağlıklı gelişeceği için kemik de yapıyor. Ama kemik yapsın istenmiyor, sadece et yapsın isteniyor. O zaman oradan da tasarrufa gidiyorsunuz, hayvan sonunda patates tarlasında yatan patates gibi hiçbir şekilde kaçamayan, olduğu yerde büyüyen bir hayvan oluyor. Bunu kesimde çalışan bir arkadaşımız anlattı, “Zavallı hayvancağızı yerden alırken kemiklerinin elinizin altında kırıldığını hissediyorsunuz. Kaçamıyor zaten. Bıraksanız da hareket edemiyor” diyor. Çünkü hiçbir şekilde enerji harcamayacak ve et yapacak şekilde yetiştiriliyorlar. Düşünebiliyor musunuz 1.7 kilo yemle 1 kilo tavuk elde ediyorlar. Böyle bir dönüşüm var mı dünyada?
- Tavukların nasıl bir eziyetle yetiştirildiğini biliyordum, bu yüzden de asla yemem, ama bu kadarını bilmiyordum. Para kazanacağız diye nasıl bu kadar vicdansız olabiliyoruz?
Haklısınız, son derece vicdansızlık bu. Bir yandan da baktığımızda bunu yapanlar inançlı insanlar...
Çocuğunuza yedireceğiniz yumurtaya dikkat edin!
- Prof. Kenan Demirkol yaptığımız bir söyleşide, “Normalde inek ne zaman süt verir? Yavruladığı zaman değil mi? Ama üretici için süt o kadar değerli ki, yavru 10 gün sonra annesinden ayrılıyor ve soya sütüyle besleniyor. Ve günlerce anne ve yavru ayrılık nedeniyle ağlıyor” diye anlatmıştı. Biz ne yapıyoruz böyle? Besleneceğiz diye bu kadar acımasız olmamız gerekiyor mu? Burada çok da büyük bir günah var aslında... Bir din adamının çıkıp bence, “Yapmayın, günahtır” demesi lazım. Belki o zaman insanlar düşünmeye başlar...
Diyanet de maalesef ortadan yanıtlar veriyor. Net bir şey söylemiyor. Biliyor musunuz, buzağılara etleri pembe olsun diye demir verilmiyor. Kırmızı et diye yediğin hayvanın eti niye pembe olsun ki? Efendim böylesinin Avrupa’da 100 Euro’ya kadar ederi varmış. Hayvanlar demir eksikliğinden ahırın paslanmış metal aksamlarını yalıyormuş. Böyle bir zihniyet, böyle bir hayvan yetiştirme olabilir mi? Benzer şey, hormon kullanımında var. Buzağılarda hormon kullanıyorlar. 8 aylık dana küçücük olmalı, koskocaman inek kadar oluyor. Gören korkuyor. Ne veriyorlarsa hayvanlara bu hale getiriyorlar. Şimdi bakanlık çıkıp da, “Biz denetliyoruz, şahane üretim yapıyoruz, bol verim alıyoruz” demesin. Hayır, bol verim önemli değil. Sağlıklı verim alabilmeniz önemli.
- Hep rakamlara bakıyoruz değil mi?
Bu Amerika’nın standart hatasıdır. Bizde de öyle olmaya başladı. Üretim artıyor deniyor. Peki karşılığında ne kadar ilaç parası ödüyorsunuz? Bu yüzden en çok kanser vakası Amerika’da görülüyor.
- Bizde de gün geçmiyor ki gencecik bir sanatçı meme kanserine yakalanmasın. Arkadaşlarımın çoğu meme kanseri. Özellikle meme kanserindeki artışın nedeni ne?
Bilinmiyor. Ama çok büyük olasılıkla bu insanlar sağlıklı besleneceğiz diye tavuk yiyorlardır, tavuktan aldıkları birtakım hormonlar var. Biz bu işin hormon kısmını bilmiyoruz. Ama 8 ayda bu kadar büyütebiliyorsa danayı, mutlaka birtakım hormonal manipülasyonlar yapmak zorunda. Ya androjenle yapıyorlar bunu ya başka bir büyüme hormonuyla... Nitekim bir arkadaşımız 25 sene Hollanda’da tarım bakanlığında çalıştı, “Hocam, özellikle Kurban Bayramlarında hormonsuz hayvan yok. Hepsine büyüme hormonu veriyorlar. Hayvanlar şişiyor, pazara gönderiliyor” diyor.
- Vallahi yüreğim daha fazla kaldırmayacak. Yazmak da lazım ama...
İnsanların canlarının sıkılması gerekiyor, yürekleri kabaracaksa kabaracak biraz, ama gerçekleri öğrenmeleri lazım. Geçen haftalarda bir arkadaşım anlattı. Çok hazin bir örnek. 10 yaşındaki kızının bacaklarında tüylenme sorunu başlamış. Doktor doktor dolaştırıp bir sonuç alamayınca, “Ya biz bu çocuğa ne yediriyoruz ki böyle oluyor” demişler. Ve geldikleri nokta yumurta olmuş. “Her gün bir yumurta veriyorduk, kestik ve tüylenme geçti. Ondan sonra organik yumurtaya döndük, bir sorun kalmadı” diyor.
- Yumurtada ne var ki?
Günde iki-üç defa yumurtlatabilmek için tavuğa mutlaka bir şey yapmak zorundasınız. Çünkü bu kadar yumurtlama hayvanın doğasının dışında bir şey.
- O yüzden kız çocukları erken adet görmeye başladı, erkek çocukların göğüsleri büyüyor...
Evet. Korkunç bir gidiş var. Bu memleketin beslenmesinin düzelmesi gerekiyor. Büyük hastaneler açarak kanser vakalarını önleyemeyiz. Erken tanı yöntemlerini geliştirerek önlenebilecek bir şey değil kanser. Beslenmemizin düzelmesi gerekiyor. Yediğimiz yumurtadan hormon alıyoruz, süt zaten süt değil, yoğurt desen öyle... Bir yandan tarım ilacını bol miktarda alıyoruz. Bu şekilde beslenen vücut bir kere böyle beslense bunu karşılar, iki kere beslense yine karşılar, ama tek seçenek bu olduğu zaman hastalık kaçınılmazdır. Kanserler patladı. Batman’dan çiftçi telefon ediyor, altıncı düşüğü yapmış eşi... Kars’tan genç bir köylü telefon ediyor, kanser... Marketten alıyormuş tavuğu, çünkü Kars’ta kuş gribi hikâyesinden sonra 2.5 milyon köy tavuğu yakılınca ellerinde tavuk kalmadı...
Başbakan’ın bizzat tarıma el atması lazım, gidiş iyi değil!
- Nasıl öyle bir şey yapabildik? Tavukları canlı canlı toprağa gömdük, yaktık. Bunun günahı bile bize yeter?
İnanılmaz bir hezeyandı o... Bütün tavukları yaktık. Birkaç yıl sonra aynı hezeyan bu kez domuz gribi olarak geri geldi. Ne zaman bu hezeyan bitti? Başbakanımız, “Ben domuz gribi aşısı olmuyorum!” dediği zaman. Sağlık Bakanı’nı kandırıyorlar. Ne oluyormuş? Aşıda Avrupa’ya örnek oluyormuşuz! Hadi canım! Şu anda millette çok ciddi böbrek hasarı var. Çünkü diyaliz merkezlerinin artmasından bunu görebiliyoruz. Bunun en önemli nedeni; doğru beslenmiyor oluşumuz. Yok işte, çok sigara içti de, ortam kötü de... Bunlarla açıklayamazsınız. Çünkü bu tarım ilaçlarının böbrek toksisitesi yaptığı biliniyor. Kesinlikle Başbakan’ın bizzat tarım ve gıda işine de el atması lazım! Yoksa bu gidiş hiç iyi bir gidiş değil!
-BİTTİ-
kaynak: Mine Şenocaklı-Vatan- 4.4.2012 köşe yazısı
biz ne yicez :(, neye güvenicez :((
21.5.09
Sıcak süte bal katmak 'zehir etkisi' yapıyor
başlığa bir daha bakalım, sıcak süte ...
dün akşam teyzem hasta olduğum için bal süt verecekti yalnız kuzenim zehirli olduğunu söylemiş bense pek inanmadım ama içmedimde. kuzenim işten dönünce sordum kimden duydun diye, ziraat mühendisi bir arkadaşımızdan duyduğunu söyleyince olabilir dedim. tabi ben artık ballı sütümü içtim ama ILIK SÜT+BAL olarak. işte haberin kaynağı...
Sıcak süt ve bal karışımının tehlikeli olduğu ortaya çıktı.
Fatih Üniversitesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı Bünyamin Işık, "Sıcak bir sıvıyla karıştırılan bal zehirleyici etkiye dönüşür." dedi. Işık, balın ılık sütle birlikte içilmesini öneriyor. Sıcak süte katılan bal zehirleyici olabilir."
Kış aylarında anne-babalann çocuklarına sıklıkla içirdiği sıcak süt ve bal karışımının çok riskli olduğu ortaya çıktı. Soğuk algınlığı tedavilerinde kullanılan bu yöntem, balın zehir hükmüne geçmesine sebep olabiliyor. Sıcak sıvılarla karıştırıldığında besin değerini kaybeden balın ılık sütle içilmesi tavsiye ediliyor.
Fatih Üniversitesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı Bünyamin Işık, "Çocukların gelişimi için ballı sütü hekimler olarak hepimiz tavsiye ediyoruz. Ancak sıcak bir sıvıyla karıştırılan bal zehirleyici etkiye sahip olur." uyarısında bulundu. Kemik gelişimi için bire bir olan bal, kaynayan suyla karıştırıldığında enzim ve mineral özelliklerini yitiriyor. Geriye gıdanın posası kalıyor. Böyle durumlarda sıcak sütle karıştırılan bal, içenlerde ağırlık hissi uyandırıyor. Mide bulantısı ve baş dönmesiyle başlayan süreç kusmaya kadar gidiyor. Balın dezenfektan ve antiseptik özelliğiyle stresle mücadelede etkin sonuçlar verdiğini söyleyen Işık, diğer tatlıların aksine dişleri temizleyip parlatan doğal bir macun olduğuna da dikkat çekiyor.
kaynak: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=657357&keyfield=53C4B163616B2073C3BC74652062616C20
10.9.08
1000 fitten Türkiye ( Türkiye from 1000 feet)
Alp Alperden : Bu kitabı neden yaptım :
Ne yazık! Vakit de yok kurtarmak için geleceği
Düşünsek bile şimdiden – düşünemiyoruz ya
üstelik ne çıkar bundan ve ne katardı yaşamımıza
Hiçbir şey! Çünkü ne varsa içimizde gelecek için
Sanki bir öyküsü bu, hayatı süslemenin”
[Umutsuzlar Parkı / Edip CANSEVER]
Geçmişi Geleceğe Taşımak
Geçmiş ve gelecek söz konusu olduğunda, Edip Cansever’in bu dizeleri gelir hemen aklıma. Geleceği kurtarmak için yeterli vaktin olmadığı düşüncesi, beni alır ‘Umutsuzlar Parkı’na götürür. Fakat böyle güzel bir şiir yazılmışsa, boşa geçmemiştir zaman ve geleceği kurtarmak için hâlâ vakit vardır, diye düşünürüm.
Bu projeye başlamadan önce beni ve bu projeye gönül veren arkadaşlarımı, izlerken içimizi acıtan orman yangınları, tarihi eser kaçakçılığı, depremler, para hırsı uğruna yapılan tüm tarihi yıkımlar düşündürdü. Bütün bunlar “Birşeyler yapmak gerek” düşüncesiyle bizi tetikledi.
Öyle şeyler yapmak istiyorduk ki, sahip olduğumuz bu değerlerin yok olmadan önceki güzelliklerini belgeleyelim, gelecek nesillere sunalım, korunmaları adına ruhlarına kuvvet verelim...
Yüzyıllarca uygarlığa analık yapan bereketli Anadolu topraklarının, özellikle seksenli yıllardan sonra başlayan, giderek artan yağmalama politikalarıyla hoyrat ve bilinçsizce tüketilmesi… Sahil kentlerininin yeşil dokusu yerine çirkin betondan yazlık site ve turistik tesis adı altında yapılan çirkin beton binalar... Restorasyon adı altında bilinçsizce yapılan hatalar ve daha niceleri… Geleceği ve çocuklarımızı “kısa günün kârı” anlayışı tüketti ve tüketmeye devam ediyor. Doğal zenginliklerimizi tüketme ve yağmalama hırsını; ne kesilen ağaçların çığlıkları, ne de yaşam alanları yok edilen canlıların gözyaşları durdurabildi. İşte bizi uyaran ve birşeyler yapmaya iten bir diğer güç, bu YOKOLUŞ’tu!
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’a girdikten sonraki ilk fermanlarından birinde “Yaş kesenin başı kesile” derken, Evliya Çelebi Seyahatname’sinde, “Van’dan yola çıkan bir sincap, ayağı yere değmeden bir meşe ağacından diğerine atlayarak İskenderun Körfezi’ne ulaşır” diye yazmıştı. Oysa Türkiye’de, her yıl tarım alanlarının 500 milyon tonu ve tüm ülke genelinde 1.4 milyar ton verimli üst toprak, erozyonlarla kaybedilmekte. Orman Genel Müdürlüğü’nün 2005 yili verilerine göre; 1937 yılından bu yana meydana gelen 77 bin 785 orman yangını sonucu 1 milyon 564 bin hektarlık orman alanı yanarak yok oldu ve her geçen gün de yok olmaya devam ediyor.
Anadoluyu yaşamak için çıkılan yol
Güneş ve uygarlıkların doğduğu ve insana ait en eski izlerin Paleolitik (Taş) Devri’nde Konya Ovası’nda olduğu bilinen Anadolu; Büyük Kral Hattuşili’den Büyük İskender’e, Alaattin Keykubat’tan Muhteşem Süleyman’a kadar büyük imparatorların iz bıraktığı uygarlıkların coğrafyası. Anadolu mistik ve dini açıdan büyük önem taşıyan bereketli toprakları üstünde, yüzlerce değerli bilim adamı, mimar, sanatçı barındırmış. Tarihsel ve dinsel yolların kesiştiği İpek Yolu’ndan Kral Yolu’na tüm önemli yaşam yollarına adını yazdırmış coğrafya.
Anadolu’nun yüzlerce yıl boyunca tüm renkleri içinde barındırarak bugünkü varolan mozaikler ülkesini adım adım, yudum yudum yaşamak için çıktık yola. Sadece fotoğraflarda veya medyada görmektense, hissederek, gidip yerinde dokunarak... Bunu yaparken de bugüne kadar pek yapılmayanı, zor olanı seçtik. Zaman ve mekan sarmalı içinde varolanı gezi, keşif tutkusuyla Anadolu’nun günümüze kadar gelen son güzelliklerini belgeleme sorumluluğunu fotoğrafa yansıtabilme gayreti içinde olduk.
Bütçemizin elverdiği ve arazinin konumuna göre, Anadolu’nun güzelliklerini havadan ve “Tanrısal” bir bakış açısıyla görüntüledik. Kimi zaman renkli bir balonla sabahın ilk ışıklarında güneşle doğarak..., Kimi zaman yüksek bir zirveden rüzgara kanat veren bir paragliding veya bir microlightla, kimi zamansa bir helikopterle... Kısacası uçulabilen, akla gelen her türlü araçla uçmaya çalıştık. Uçtukça da bazen ateş kanatlı bir flamingonun kanadında bulduk kendimizi, bazen efsanelerin dağı Ağrı’da yakaladık zirveyi. Bazen de bir zamanlar Anadolu’ya korku salan muhteşem volkanın donmuş, ama her an patlamaya hazır kalbinde. Ya da yemyeşil Karadeniz yaylalarının yüreğinde saklı, yalnız manastırlar diyarında. Tek tek yeniden keşfettik Anadolu’yu. Yüreğimizde ve yüzümüzde rüzgarı hissederek, heyecan ve sevgiyle bir kuş misali Türkiye’nin dağlarında, ovalarında, denizlerinde uçarak. Elimizde ve yüreğimizde hep var olan kocaman bir umutla.
Bize inananları gördükçe daha çok sarıldık projemize. Bize elini uzatanlarla kenetlendik. Günler, aylar birbirini kovalarken adım adım ilerledik. Geriye baktığımızda o ana kadar yapmayı başardıklarımızla gurur duyduk.
kaynak: http://www.alpalper.com/kitap.html
9.7.07
uzun yaşama çince ipuçlar
4N+1K formulü
“Ne yersiniz?” yiyecekler ve beslenme ,
“Nasıl iyileşirsiniz?” şifalı otlar, ilaçlar ve iksirler,
“Neredesiniz?” çevre, ekoloji ve toplum,
“Ne yapıyorsunuz?” egzersiz, yaşam biçimi ve gençleştirme,
“Kimsiniz?” başlığını taşıyan bölümde de katılım, ilişkiler, sevgi, evlilik ve inanç
Az ye, çok yaşa: 100 yaşındaki yaklaşık yüz kişinin beslenmesini araştırdıktan sonra pek çoğunun gösterişten uzak bir yaşam sürdüğünü gördüm. Dünyanın dört bir yanında yaşayan bu asırlık çınarların pek çoğu “üç çeyrek” kuralını uyguluyorlardı. Yani karınlarının üçte biri doyduğu zaman yemeği bırakıyorlar.
Melekotu; Çinli kadınların uzun yaşam sırrı: Çin’de ve Asya’da binlerce yıldan beri kadınlar sağlıklarını melekotuna borçlular. Melekotu kadınların doğurganlığını artırıyor, kan hücreleri üretiyor, kemikleri güçlendiriyor, saç-cilt ve tırnak sağlığının korunması için kullanılıyor.
En yeşil çimen, en iyi olmayabilir: Uzun yaşamak istiyorsanız bahçenize kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanmayın. Onun yerine organik gübre ya da ahır gübresi kullanın.
Yatak odanız, kozanızdır: Hayatımızın üçte biri uykuda geçtiği için evde en önemli yer yatak odası. İdeal yatak odası girişten ve sokaktan uzakta sessiz bir köşede olmalı. Sade döşenmeli, hafif aydınlatılmalı.
Manevi inanç, hastalığı yenebilir: İnanç, içimizdeki huzuru bulmamızı, olanı kabul etmemizi ve beklentilerimiz ile gerçek arasındaki farkı bir noktada uzlaştırmamızı sağlar. Manevi inançlarıyla ölümcül hastalıkları yenmiş kişileri gözlerimle gördüm.
Mutlu bir evlilik: Uzun süren mutlu bir evliliğin verdiği duygusal ve ruhsal erişim, sıkıntıları ve güçlükleri savuşturmaya yardım eder. Araştırma sırasında yüz yaş üstündeki bütün erkeklerin mutlu bir evliliği olduğunu gördüm.
Uzun bir hayat için ipuçları
* Gündüz kral gibi, gece yoksul gibi ye
* Hafta içi otobur, hafta sonu etobur
* Toksinlerden arınmak için bol sebze
* Yemeden önce yiyeceklerinize banyo yaptırın
* Kozmetik: Yapay güzelliğin ağır bedeli
* Sevgi dolu bir aile, uzun bir ömür
* Uzun yürüyüşler uzun yaşam
* Egzersiz zamanı: Her zaman
* Uzun bir ömür için, yakarış (dua)
* Güneş: Hem dost hem düşman
* İyi bir uyku, uzun bir ömür
* Erken teşhis, ömür uzatır
* Hiç açgözlü asırlık çınar yoktur
kaynak: http://cumaertesi.zaman.com.tr/?hn=4539