24.4.17
benimmutluailem.com
Sağlık, eğitim, hukuk, psikoloji gibi bir çok alanda uzman yazıları yer alacak.
Aynı zamanda tecrübe teoriden önderdir diyenler için tecrübelerini paylaşan annelerin yazılarından oluşan Anne Kafe bölümü var: http://benimmutluailem.com/category/anne-kafe/
6.4.14
Kadın Mucitler ve İcatları
- Hedy Lamarr / Gizli Haberleşme Sistemi: Hedy Lamarr, kırılamaz bir kod aracılığıyla radyo sinyallerini şaşırtarak, mesajların düşmanın eline ulaşmasını engelleyen ‘Gizli Haberleşme Sistemi’ni icadını 1941′de patentledi. Avusturya’da büyüyen ve Nazi sempatizanı bir silah tüccarı ile evlenen Lamarr, evlendikten sonra eşinin iş toplantılara giderek, gelişmiş silahlara merak saldı ve ardından bu konuda çalışmaya başladı. Bir süre sonra Nazi’lerden nefret eden çift, önce Londra’ya ve ardından da ABD’ye kaçtı. Lamarr, gizli haberleşme sistemini Nazi’lere karşı kullanılsın diye geliştirdi ancak, savaş sırasında hiç kullanılmadı. Lamarr’ın buluşu, ancak 20 yıl sonra kullanılmaya başlandı.
- Josephine Cochrane / Bulaşık Makinesi: Josephine Cochrane, bulaşık makinesini icat etti. Cochrane’in bulaşık makinesi, musluktan aldığı yüksek basınçlı suyu, içindeki raflara dizilmiş bulaşıkları temizlemek için kullanıyordu; yani günümüz bulaşık makinelerinin çalışma mantığından pek de farklı değil. Cochrane, bulaşık makinesini 1886′da patentledi. O dönemde, çoğu evde bulaşık makinesinin ihtiyaç duyduğu sıcak su bulunmadığından, Cochrane icadını ilk etapta otellere ve restoranlara sattı.
- Margaret Knight / Kese Kağıdı: Margaret Knight kese kağıdını ya da diğer adıyla kağıt torbayı icat etmeden önce, insanlar mektup zarfı biçimindeki kağıtları kullanarak eşyalarını yanlarında taşıyordu. Knight’ın icat ettiği makine, kağıdı kesip, katlayıp, yapıştırarak, günümüzün kese kağıtlarını ortaya çıkardı. Fikrini çalan kişi mahkemede “Bir kadın böyle yenilikçi bir cihaz yapamaz” diye kendini savunsa da, hakim icadın Knight’a ait olduğunda karar kıldı ve Knight da bu sayede 1871 yılında buluşunu patentleyebildi.
Mary Anderson / Otomobil Sileceği: Otomobiller ilk yıllarında sileceksiz olarak kullanıldı. 1900′lerin başlarında, kar veya yağmur yağdığında, sürücüler sık sık otomobillerini durdurup camları temizlemek zorunda kalıyordu. Mary Anderson bu sorunu çözdü. Otomobillerin bir hayli az olduğu 1903′te, sileceği icat etti ve ardından tüm otomobillerde standart haline gelmesini sağladı. İlk otomatik sileceğin de 1917 yılında yine bir kadın tarafından icat edildiğini biliyor muydunuz?
- Patricia Bath / Lazerle Katarakt Ameliyatı Cihazı: Patricia Bath, 1988 yılında katarakt ameliyatına yepyeni bir bakış açısı getirdi. Geliştirdiği cihaz, katarakt ameliyatının lazer kullanılarak çok daha kolay ve başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesine olanak tanıdı. Bath, cihazını ABD, Kanada, Japonya ve Avrupa’da patentledi.
- Stephanie Kwolek / Kurşun Geçirmez Yelek: Stephanie Kwolek, günümüzde çelik yelek olarak anılan kurşun geçirmez yeleklerin yapımında kullanılan güçlü materyal olan Kevlar’ı icat etti. Kwolek’in icat ettiği materyal, en az çelik kadar güçlüydü. Kevlar günümüzde çelik yeleğin yanı sıra, asma köprü kablosu, kask, kayak ve fren balatası gibi çok çeşitli şeylerin yapımında kullanılıyor
- Tabitha Babbitt / Daire Testere: 1800′lerin başlarında, odun testerelerini kullanabilmek için en az iki kişiye ihtiyaç duyuluyordu; it, çek, ileri ve geri. Tabitha Babbitt ise bunun daha kolay bir yolu olması gerektiğini düşünerek, 1813′te dünyanın ilk daire testeresini insanlığa armağan etti.
- Bette Nesmith Graham / Daksil: Betty Nesmith Graham, daksili kendi ihtiyaçları için icat etti. Belgelerdeki hataları düzeltmek için mutfağındaki mikseri kullanarak bir karışım hazırlayan Graham, 1958′de buluşunu patentledi.
Marion Donovan / Tek Kullanımlık Bebek Bezi: Marion Donovan, çocuk yetiştirmenin zorluklarını yaşamış ve bunu kolaylaştırmak için kolları sıvamıştı. İlk olarak, su geçirmeyen ve de sızdırmayan bir çocuk bezi geliştirdi ve 1949′da Boaters ismiyle bunun satışına başladı. Takvimler 1961′e geldiğinde ise insanlığa en büyük armağanı olan tek kullanımlık bezleri geliştirdi ve bunu da Pampers ismiyle patentledi. Donovan, evde yaşamı kolaylaştırmak için, çoklu askı, diş ipi ve elbise arkasındaki fermuarı kolay kapatma gerecini de içeren bir düzineyi aşkın buluşun patentini alan üretken bir mucittir
- Grace Hopper / COBOL Programlama Dili ve Bug Terimi: Tümamiral Dr. Grace Murray Hopper, ‘bilgisayarların annesi’ olarak ün salmış bir dahi. Yazılı dili bilgisayar kodlarına dönüştüren derleyiciyi ve dünyanın ilk kullanıcı dostu kurumsal programlama dili COBOL’u geliştirdi. Yazılım hatalarına verilen ‘bug’ ismi de ilk olarak Dr. Hopper tarafından kullanıldı. Ulusal Teknoloji Madalyası dahil birçok ödül alan Dr. Hopper, 30 üniversiteden de fahri doktora aldı.
- Melitta Bentz/ Filtre Kahve: Ağız tadıyla kahve İlk kahve filtresini Almanya'nın Leipzig kentinde yaşayan Melitta Bentz bize armağan etmiştir. Melitta Bentz, 35 yaşında iki çocuk annesi bir ev kadınıydı. Kahve içmeyi çok seviyordu. Ancak fincanın dibinde biriken siyah kahverengi renkli telvelere sinir oluyordu. Bir gün pirinç bir kabın altına çekiç ve ince bir çivi ile birkaç delik açtı ve kabın içine büyük oğlunun okul defterinden kopardığı sayfayı huni şeklinde kıvırarak yerleştirdi. Kahveyi kaba boşattıktan sonra üstüne sıcak suyu döktü. Uygulama başarılı olmuş telvesiz kahvesine kavuşmuştu. Melitta'nın birkaç arkadaşı da buluşu denedi onlar da memnun kaldılar. Başlangıçta kullandığı kâğıt, kahveyi çok uzun sürede süzdüğü için Bentz, kahveyi daha kolay süzebilecek bir kâğıt arayışına girdi. Bir süre sonra bunu da başardı. Melitta Bentz, 1908 tarihinde Berlin'de İmparatorluk Patent Dairesi'nden buluşunun patent hakkını aldı. Fakat bununla yetinmedi. Birkaç ay sonra evlerinin bir odasında kahve filtreleri üreten küçük bir imalathane kurdular, imalathane büyütülerek fabrikaya, o da fabrikalar zincirine dönüştü. Melitta Bentz 29 Temmuz 1950'de 77 yaşında yaşama gözlerini kapadığında, uluslararası planda üretim yapan dev bir şirketin sahibiydi.
- Amanda Jones/ İlkel buzdolabı: 19. yüzyılda yemekleri soğutmak için kullanılan ilk buz makinesini üretmek de kadınların hanesine yazılan bir başarı oldu. Makine, bir gömme mutfak içine monte ediliyor ve kapıları bir ayak pedalı yardımıyla açılıyordu. Mucid Amanda Jones, VVisconsin eyaletindendi ve buluşunun patentini kendi adına aldı.
- Margo Faultisch/Gözlük camı: Günümüz göz optiğinde önemli yer tutan özel camları, Almanya'nın Mainz kentinde 1916- 1998 yılları arasında yaşayan Marga Faultsch isimli bir kimyagere borçluyuz. Marga, asistan olarak başladığı kariyerini tanınmış bir işletme sahibi olarak bitirdi. Marga Faultisch, klasik optik camlar üzerinde çalışırken, göz optiğine ait camlara yönelerek, hafif ve kırılma riski düşük gözlük camlarını buldu. Yüksek dereceye sahip gözlük kullanıcıları açısından bu buluş, çok büyük önem taşıyordu. Bu buluş sayesinde, gözü bozuk pek çok insan hem hafif hem de estetik gözlük camlarına kavuştu. Buluş uluslararası alanda kabul görerek Amerika'da 1973 yılının 100 en büyük teknik buluşlar listesine girdi. Margo Faultisch, buluşundan hareketle 300 çeşit optik cam daha üretti ve 40 adet patente sahip oldu.
- Elektrikli Su Isıtıcısı (Ida Forbes)
- Kök Hücre İzolasyonu (Ann Tsukamoto)
- Portatif Yazlık Ev (Nettie Rood)
- Zigzag Dikiş Makinesi (Helen Blackhard)
- Medikal Şırınga (Letitia Geer)
- Perma Makinesi (Marjorie Joyner)
- Lokomotiflerde ses kirliliğini önleyici sistemi ilk tasarlayan ve üretime geçiren. (Mary Walton).
- Işık Yansıtmayan Cam (Katherine Blodget)
- Evde Uygulanabilen Diyabet Testi (Helen Free)
- Mutfak Mikseri Ve Buzdolabı Kapağının İçindeki Rafları (Lilian Moller)
- Denizaltı Lambası Ve Teleskopu (Sara Mather)
- Sutyen (Marie Tucek)
- Taşınabilir bisiklet (Elena Carli ve Sigridur Heimdottir)
- Bitkisel Mürekkep (Desiree Perlea Parascan)
- Araba park etme kumandası (Marina, Rita, Lisa, Sarah Veronisi)
- Ayak masajı cihazı (Alessandra Berlinghieri)
- Sesle hareket eden bilgisayar (Martine Kempf)
- Ekolojik çöp makinesi (Maria Teresa Bricchi)
- Damlatmayan bardak - haberman biberonu (Mandy Haberman)
16.6.12
Marifetli bir bayan- Tiryaki Hobi
ben niye yapamıyorum :(
lütfen bakınız ne harika fikirler, ne güzel ürünler var.
http://tiryakihobi.blogspot.co.uk/2011/06/kece-boy-olcer.html
tebrik ederim tiryaki...
10.4.11
Operalı manuel terapi Furkanı hayata bağladı
Biri fedakarlğı (Furkan'nın amcası ve yengesi ) diğeri başarıyı(Meryem Yıldırım) anlatıyor
not: Meryem Hanımın sitesinden başarı hikayeleri muhakkak okunmalı.
Türkiye'ye 20 yıl önce gelen Ukrayna asıllı Meryem Yıldırım, bugüne kadar siyaset ve sanat dünyasının pek çok ünlünün sağlığına kavuşmasına yardımcı oldu. Ama oğlu Denis ve onun için en önemli başarı, adım atmayı, ses çıkarmayı sil baştan öğrettikleri 15 yaşındaki Furkan Tekdemir'in hikâyesi.Furkan, hayatının baharında bir delikanlı. On beşine yeni girmiş. Vücudunun büyük bir kısmını hareket ettiremiyor ama tek parmağıyla bilgisayar şifresini kırmayı başaracak kadar zeki. Sağlığı yerinde olsa kim bilir daha neler yapacak. Bir buçuk ay öncesine kadar ise ne adım atıyor, ne kolunu kaldırıyor ne de dilinden tek bir harf duyulabiliyordu. Kelime değil, bir harf! Şimdilik sadece, aynı zamanda opera sanatçısı olan rehabilitör Meryem Yıldırım'ın 'Aaaaa' diye başlayan aryalarına A harfiyle eşlik ediyor. Cümleler kurması, adımlarını sıklaştırması, manevi babasına sert bir yumruk atması için bütün aile, gözünün içine bakıyor. "Buna da şükür." diyorlar Emine ve Adem Tekdemir. Nasıl şükretmesinler? Biberonla besleniyordu, şimdi lokmalarını çiğneyebiliyor, kontrol sistemi daha iyi. Hepsinden önemlisi, o masum gözlerinin içine umut, heyecan ve sevgi ifadeleri yuva yapmış.
2008'de Düzce yolunda meydana gelen kaza, sadece Furkan'ın değil, anne babası diye bellediği yengesi ve amcasının da hayatını yüz seksen derece değiştirmiş. Furkan ve ailesi, bir kış günü İstanbul'dan Niğde'ye gitmek üzere yola çıkar. Arabada beş kişidirler. Anne, baba, abla, babaanne ve Furkan. Sağanak yağmur, pusu kurmuş gibi bekler onları. Cama ip gibi inen damlalar, önlerinde giden bir TIR ve o an...
Furkan, altı ay sonra yoğun bakımdan çıkar çıkmasına ama bütün ailesi çoktan toprak olup gitmiştir. Hem yetim hem öksüz kalan Furkan'a, amcası ve yengesi sahip çıkar. Bundan sonrası öyle bir fedakârlık öyküsü ki; filmlerde bile rastlayamayız belki de. Çocuk cinayetleriyle sarsıldığımız şu günlerde Tekdemir gibi kaç aile kalmıştır diye düşünmeden edemiyoruz.
İki evlatlarını annelerine emanet eden Emine Hanım ve Adem Bey, altı ay boyunca gece gündüz demeden Furkan'la hastanede yaşar. Evlerine döndükten sonra pes etmek şöyle dursun, doktorların "Organlarını bağışlayacak mısınız?" pazarlığına giriştikleri biricik yeğenlerini eski sağlığına kavuşturabilmek için çalmadıkları kapı, gitmedikleri ülke bırakmazlar. Ukrayna'da uygulanan tedavilere birazcık cevap verir Furkan. Ama onu asıl, Bostancı'daki ofisinde tanıştığımız Meryem Yıldırım hayata döndürür. Hayat içinde hayat, hikâye içinde hikâye...
Bir meryem hikayesi
20 yıl önce Türkiye'ye geldiğinde herkes ona Maria diyordu. Sempatik, neşeli, yerinde duramayan kıpır kıpır bir kadın Meryem Yıldırım. "Trabzon'daki hocalar şehadet getirmeyi öğretti. Müslüman oldum." diyor. Ukrayna'da doğmuş. 23 yıl Gürcistan'da yaşamış. 1992 yılında Hopa'daki Sarp Sınır Kapısı'nın açılmasıyla Rusya-Türkiye bavul ticaretinin hız kazandığı bir dönemde Trabzon'a alışveriş yapmaya geliyor. Oradan, ülkesinde kazandığı bursla İtalya'da opera okumaya gidecek. İnsan duyduğunda biraz şaşırıyor ama o, dört üniversite mezunu. Makine mühendisi olduğu gibi televizyonda müzik programları yapmış bir gazeteci, bir de uçuyormuşcasına aryalar söyleyen diplomalı opera sanatçısı. Tiflis Devlet Konservatuarı'nda eğitim görmüş.
Kader işte. Hayatta hiçbir şey tesadüf değil. Trabzon'da kaldığı otelin lobisinde iki büklüm olmuş bir adama rastgeliyor. Sıradan biri olmadığını sonra fark edecek. THY eski müdürü Şerafettin Aydın'a oracıkta manuel terapi (elle yapılan bir tür masaj) yapıyor. Aydın'ın sağlık problemini düzelince artık geri dönmek ne kelime! Yeni memleketi Türkiye, istikameti Ankara oluyor. Başkent'te önce, Türkiye'ye sığınan Afgan General Raşit Dostum'u tedavi ediyor. Sonra Süleyman Demirel'i. Aydın Menderes'in bugün tekerlekli sandalyeyle hayatına devam etmesinde katkısı büyük. Nazan Öncel, Şenol Güneş, Trabzonsporlu eski futbolcu Ünal, Meral Akşener, Prof. Nilüfer Göle, Prof. Dr. İhsan Doğramacı, yapımcı Fatih Aksoy, Can Dündar ve ailesi... Liste uzun.
Meryem Yıldırım, Kamçatka, Kore, Çin ve Japonya'da masaj teknikleri konusunda masör eğitim almış. Türkiye'de çalışabilmek için Prof. Dr. Ahmet Hamdi Turgut'un Kültür ve Sağlık Bakanlığı diplomasına sahip. Gürcistan'da Novokuznetsk Beyin ve Sinir Merkezi Enstitüsü'nde nüroloji, anatomi ve rehabilitoloji hocalığı yapmış. Masaj teknikleri konusunda araştırmalar yapan Nobel Tıp Ödülü sahibi ortopedist Nikolay Apolonoviç Avalyani'nin yanında çalışmış. 350 saatlik bir eğitim görmüş. Anatomi, fizyoloji, spor psikolojisi, masaj tarihi, fert hijyeni, beslenme ve daha birçok konuda. Asıl özelliği tüm bu eğitimleri birleştirerek kendine özgü yeni bir yöntem geliştirmesi. Nasıl bir şey olduğunu terapide görmek mümkün. Yazmak çizmekle anlatılacak bir şey değil
İnsan omurgası otobana benzer
Adem, Furkan ve Emine Tekdemir
Meryem Yıldırım, özellikle bel ve boyun fıtığı konularında uzman. Terapi süresi hastanın durumuna göre bazen 6 ay, bazen bir yıl devam ediyor. Ona göre omurga bir otobana benziyor. Ne zaman kaza olduğunda trafik sıkışırsa küçük bir sorunda omurgadaki sinirler kilitleniyor. Yeterince korunmadığı için ülkemizde birçok kişi çeşitli omurga rahatsızlıklarından mağdur. Mesela boyun. Onlarca sinir, beyin üzerinden vücuda dağılıyor. Boyunda bir sorun oluşursa unutkanlık, baş dönmesi, denge kaybı, bağışıklık dolaşım sistemi bozuklukları, astım, düşük-yüksek tansiyon, mide, kalp, böbrek, karaciğer sorunları görülebiliyor. Bacaklarda uyuşma, karıncalanma, ağrı, kramp, güç kaybı, kemik erimesi, kireçlenme, kas incelmesi meydana geliyor. Meryem Hanım, hastalarından öncelikle MR'larını, tahlillerini ve doktor raporlarını istiyor. Ameliyat olmaktan kurtulan hastalarının sayısı kadar çok. Avukatı bile ona yürüyemez halde gelmiş. Şimdi turp gibi bütün işlerine koşturuyor. (www.meryemyildirim.com)
***
Zafer artık Furkan'ın...
Meryem Yıldırım, Türkiye'ye geldiğinde yalnız değildi. Yanında oğlu Denis de vardı. Başkent Üniversitesi'nde tıp okuyan ve fizyoterapi alanında uzmanlaşan Denis, annesinin açtığı yolda başarıyla ilerliyor. Haftada bir kez Ankara-İstanbul arasında gidip gelerek tepe noktadaki siyasetçilere fizyoterapi uyguluyor. Ama onlar için en önemli başarı, bir bebek gibi adım atmayı öğrettikleri ve artık zafer işaretleri yapan Furkan Tekdemir'in sevinci.
laynakOperalı manuel terapi Furkanı hayata bağladı Pazar ZAMAN
27.3.10
Dinler ve Medeniyetler İçinde Kadının Yeri
Hind toplumunda kadın, evlenme, miras ve diğer muamelelerde, hiçbir hakka sahip değildi. Hindlilerin mukaddes kitapları olan Veda'larda kadın, kasırgadan, ölümden, zehirden, yılandan daha kötü bir mahlûk olarak tasvîr edilirdi.Budizm'in kurucusu Buda önceleri kadını, hislerine tâbi bir mahlûk olduğu için dinine kabul etmiyordu. Yakın dostu Amenda, kendisine: -Kadınlara nasıl muamele edelim? diye sorunca,
-Onlara hiç bakmayacaksın." diye cevap vermişti.
-Fakat bakmaya mecbur olursak?
-O zaman onlarla konuşmayacaksın.
-Konuşmaya mecbur kalırsak?
-O durumda, onlardan son derece sakınmalısın, demişti.
Amenda, kadınlara acır, onları korurdu. Onun ısrârı ile Buda, hayli tereddütten sonra, istemeye istemeye, kadınları dinine kabul etmiş, fakat bunun Budistler için çok tehlikeli olduğunu söylemişti. Bir defasında azîz dostu Amenda'ya "Kadını dinimize kabul etmeseydik, Budizm saf bir şekilde uzun asırlar devam ederdi. Fakat aramıza kadın girdiği için bu dinin uzun müddet yaşayacağını sanmıyorum." demişti.
İran'da Sâsânî devleti döneminde kadına hiçbir hak ve kıymet verilmezdi. Hatta kız kardeşlerle evlenmek bile câizdi. Kadın hiçbir hak ve hukuka sahip değildi.
Çinliler kadını, insan saymazlar, ona ad bile takmaya lüzum görmezlerdi. Kadını isimle değil, sayı ile, 1,2,3 diye çağırırlardı. Kadınlar toplumda "Domuz" diye anılırdı.
Batılıların medeniyetine hayran oldukları eski Yunan ve Roma'da kadın hiçbir hakka sahip değildi. Kadın, sadece çocuk doğuran bir makine gibi telakki edilirdi. Vücut yapısının estetik bakımından, erkekten aşağı olduğu ileri sürülerek, sevgiye bile layık görülmezdi. Erkeklerin birbirlerine karşı duydukları sapık sevgi revaçta idi. Kadınları, evlerinde, ev işleriyle uğraşırken, erkekler delikanlılarla birlikte yaşar, onlardan hiç ayrılmazdı. Umumî ziyâfetlerde bile hiç çekinmeden bu delikanlılarla beraber giderler, eşlerini asla götürmezlerdi.
İngiltere'de ise, kirli bir varlık olarak kabul edilen kadın, İncil'e el süremezdi. Bu durum ancak VIII. Henri (1509-1547) devrinde parlamentodan çıkan bir kararla sona erdirilmiş ve bundan sonra kadınlar İncil okuyabilmişlerdir.
Yahudiler ailede erkeğin mutlak hakimiyeti üzerine bir düzen tanzim etmişlerdi. Yahudi kızları, babalarının evlerinde hizmetçi gibi idiler. Baba isterse, onları satabilirdi. Yahudi hukukunda kadın, insanı aldatıp kötülüğe sevk ettiği için mel'un bir varlık olarak görülürdü.
Hıristiyanlar ise; Hazreti Havva, ilk günahın işlenmesine sebep olduğu ve böylece insanlığın felaketini hazırladığı için, kadını küçük görmüşler, ona daima bir şeytan gözüyle bakmışlardır.
Hz. Peygamberden önce Arap yarımadasında kadının durumu yürekler acısıydı. Kadın, evlenme, aile kurma ve miras hukukundan mahrumdu. Fuhuş, alabildiğine yaygındı. Kız çocuğu ailede maddî bakımdan bir yük, mânevî yönden bir utanma vesilesi idi. Aile idaresinde sonsuz haklara sahip olan baba, kızını diri diri toprağa gömerek öldürmekte bir mahzur görmezdi. ( Şefik Can Mevlânâ hayatı fikirleri şahsiyeti. s.189.)
Yukarıda kısaca arz edildiği gibi, Tarih boyunca kadınlar haklarından mahrum edilmiş, hor ve hakir görülmüşlerdir. İslâmiyet'ten önce kadınlar insan sayılmıyor, bir eşya gibi alınıp satılıyorlardı. Kadını ilk defa toplum içindeki bu kötü durumundan kurtaran ve ona değer veren, mülkiyet hakkı tanıyan İslâmiyet olmuştur. Hz. Muhammed vedâ hutbesinde; "Ey insanlar, kadınlar hakkında Allah'tan korkun. Çünkü siz onları Allah emaneti olarak aldınız ve onları Allah'ın kelimesi ile kendinize helâl kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır" buyurmuştur.
kaynak: http://akademik.semazen.net/author_article_print.php?id=1009
31.12.09
Fincan ve Kahve
Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet işin yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş.
Yaşlı üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy renk ve kalitede bir çok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş.
Kimi porselen kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş.
Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara şunu söylemiş:
-"Farkına vardınız mı bilmem masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiginiz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istediği fincan değil bilinçli olarak herbiriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız. Yaşam kahveyse para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca Yaşam' ı tutmaya yarayan araçlardır ama Yaşam' ın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanarak içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz."
20.8.09
Çocuğunuza bir web sitesi açmaya hazır mısınız?
27.5.09
Kızım neden evlenmiyor! / Bilimsel Yaklaşım
Biraz konuştuktan sonra torunu yaşlı teyzeme dönüyor ve şakayla karışık “Anneanne ne istiyorsan sor, sonra bana sorma, Yiğit Bey her şeye cevap verir” diyor!
Teyzemin “askerden” dönen torunun “işsiz” olmasıyla bir derdi yok!
Onun üzüntüsü “bir bankada iyi bir pozisyonda olan diğer kız torununun evlenmemesi!” Madem öyle “Her şeyi biliyorsun, söyle bakalım evladım” diyor 30’u da geçti, benim kız neden evlenmiyor!
Sevgili dostlar, “rakamlarla aramız” iyi ya! O zaman bu soruya da “sayılarla” cevap vermek bize yakışır! Torun Ayşe neden evlenmiyor veya “istediklerimiz” neden olmuyor! Siz de “kendinize” göre aşağıdaki listeye bakın ve hesabınızı yapın!
Detaya geçmeden “matematiksel” olarak kullanacağımız bir “gerçeği” tarif etmem gerekli. Bir olayın “hayata geçme-meydana gelme-gerçekleşme” olasılığı, başka bir olaydan etkilenmiyorsa; “bunlara birbirinden bağımsız olaylar” diyoruz. Örneğin “hem kırmızı” hem de “ön camı çatlak” bir araba bulma ihtimalimiz birbirinden “bağımsız” ve “aynı anda” gerçekleşme “ihtimali” matematiksel olarak birbirinin çarpımına eşit...
Şimdi gelelim torunun “neden” evlenmediğine! Soruyorum “Teyzecim, torun evleneceği kişide ne arıyor?” O başlıyor saymaya, ben de “matematik” formülü yazmaya!
1- Torun iyi bir bankada “yönetici” ve 4.000 TL kazanıyor... Aradığı kişinin “kendinden fazla kazanmasını” istiyor... Türkiye’de her 10 kişiden ancak 2’si “ayda 4000 TL’nin üzerinde kazanca” sahip!
2- Aradığı kişinin 30 yaşın üstünde ama 42 yaşın altında olmasını istiyor. Türkiye’de bu aralığa girenleri sayısı her 10 kişide ancak 2 kişi.
3- Üniversite mezunu olsun istiyor. Hatta “master” istiyor. Üniversite mezunu yine 10 kişide 2 kişi, master da eklersek 10’da 1’in altına iniyoruz.
4- Sigara içmeyen arıyor. Burada şanslı. 10’da 5’lik bir “içmeme” oranı hâlâ var!
5- Boyu “Türkiye standartlarına” göre uzun olsun istiyor. 10 kişide 2 kişi “uzun” denebilecek bir boya sahip.
6- Fiziki görünüşü “düzgün” olsun en önemlisi “kilolu” olmasın istiyor. Yine aynı şekilde 10 kişide 3 kişi “normal” bir “zayıflığa” sahip.
Daha birçok “özellik” var ama “onları” saymadım! Şimdi bu standart gibi görünen özellikle gelin bir hesap yapalım “torun neden evlenmiyor”!
Ne demiştik; “birbirinden bağımsız olayların gerçekleşme ihtimali birbirinin ihtimal değerlerinin çarpımına eşit!” Formül ve sonuç çok açık: Torunun aradığını bulma olasılığı yukarıdaki “olasılık” ifadelerin birbiriyle “çarpımına” eşit!
Evet, bu “standart” veriler ile birlikte düşünüldüğünde, içinde “fiziksel, bölgesel, kültürel” başka detaylar olmadığında bile çıkan sonuç yaklaşık 1/8.000-10.000 aralığı...Daha değişik bir ifadeyle: 8 bin ile 10 binde 1 kişi “torunun aradığı” kişi olma “potansiyelini” taşıyor! Buna “az bulunan” örneğin, 2/10’luk bir özellik eklediğimizde 50 binde 1 kişiye, bir özellik daha eklediğimizde 100 binde 1’lere kadar çıkabiliriz...Burada bir not düşeyim; “torunun tam istediklerini” matematiksel olarak yazınca “440 binde 1” çıkan net sonuç!
Peki Türkiye’de 40 milyon erkek ve ortalama 1/50.000’lik bir “aradığınızı bulma katsayınız” varsa, size uygun kaç “eş” var ? O da çok açık ve net; 40 milyon/ 50 bin! Yani sizin istediğiniz “her şeyi olan sadece” 800 “kişi” var!
Sevgili dostlar, yukarıda okuduklarınıza “ilk görüşte” inanamayabilirsiniz “ama” matematik bilimi “kesin olarak” bu sonuçları veriyor! Şimdi daha iyi anlayabilir ve anlatabiliriz teyzemize “torunu” neden evlenmiyor!
Sonuç: Yaşadığımız “gerçekler” ile “beklentilerimiz” her alanda uyuşmayabilir! Matematik bilimi bizi “ümitsizliğe de” itebilir! Ama bir de gerçek var: matematik “olmaz” der ama mucize gibi bir anda oluverir! Bilim buna kuantum, kaos, belirsizliğin çökmesi der, Din ise kader! Olmaz denen bir anda oluverir!
Son söz: Sayıların bittiği yerde, bizim aklımızın ermeyeceği başka dinamikler başlar! Orası ayrı bir “tartışma” konusu, isterseniz o konuya da gireriz...
Yiğit Bulut
18.9.07
Paget Hastalığı- Meme Kanseri
- Meme başında görülen oldukça nadir bir meme kanseri tipidir.
- Süt kanallarından başlar ve meme başına ve çevresindeki daha koyu renkli kısıma (areola) yayılır.
- Meme başında hassasiyet, kaşınma, yanma ve aralıklı kanlı meme başı akıntısı gibi şikayetler görülebilir.
- Deride kabuklanma ve akıntı olabilir. Bu görüntüsü nedeniyle egzema ile karıştırılabilir.
Ayırıcı tanı için biyopsi yapmak gerekir. - Hastaların yaklaşık 1/3 – 1/4’ünde tanı anında koltuk altı lenf bezlerinde yayılım söz konusudur. Ancak hastaların şikayetleri nedeniyle sıklıkla erken dönemde tanı konduğu için tedavi başarısı da yüksektir.
- Çoğu zaman meme başını almak zorunlu olduğu için genellikle meme koruyucu cerrahi yerine mastektomi ve uygun hastalarda rekonstrüksiyon ile tedavi edilir.
kaynak:http://www.savaskocak.org/nadir_tipler.php?content=2
Göğüs Ucunda Görülen Paget Hastalığı

Göğüs ucunda görülen paget hastalığı nadir görülen bir hastalıktır, süt kanallarında başlar ve göğüs ucundaki deriye ve göğüs ucunun etrafındaki areola adı verilen renkli bölüme sıçrar. Deri kabuk bağlamış, kızarık olarak görülebilir ve aynı zamanda akıntıda olabilir. Eğer göğüs ucundan gelen akıntılar hastalığın tek belirtisiyse ve tümör hissedilmiyorsa Paget hastalığının tedavisi daha kolaydır.
kaynak:http://www.gebelikrehberi.com/meme/evre.asp (Meme Kanseri Evreleri)
Paget Hastalığı: Nadirdir olup %3 oranında görülür. Başlangıçta meme başında ve areolada (renkli bölge) yanma hissi, kaşınma, kabuklanma, ülserasyon vardır. Meme başı ve areolada egzamatöz lezyonlar vardır. Geç evrede tümör invaziv hale gelir. Paget hastalığı, enfeksiyon olarak yanlıştanılanabilir. Paget hastalığının prognozu oldukça iyidir
kaynak:http://www.saglik.gov.tr/extras/birimler/ksdb/meme_kanseri.pdf
Paget Hastalığı
Göğüs ucunda görülen “Paget Hastalığı” nadir rastlanan bir hastalıktır. Süt kanallarından başlayarak göğüs ucundaki deriye ve göğüs ucunun etrafındaki areola adı verilen renkli bölüme sıçrar.Meme başı ve areola da, egzematik değişiklikler, yanma, kaşıntı, hassasiyet, kabuklanma, ara sıra kanama, kızarıklık, pullanma en önemli belirtilerdir. Bu belirtilerin yanı sıra %60 hastada ele gelen kitle mevcuttur. Kitle yoksa tedavi daha kolaydır. İlk başta deri iltihabı, infeksiyon sanılabilir. İnfeksiyon tedavisini takiben iyileşme yoksa meme başından alttaki meme dokusunu da içine alacak şekilde biyopsi yapılmalıdır. Diğer alanların tutulumunu araştırmak için mamografi çekilmelidir. Tedavi tümörün evresine göre, meme koruyucu cerrahi veya mastektomidir. Paget Hastalığı kötü görünümüne rağmen tedavi sonrası prognozu iyidir.
kaynak: http://www.kadikoysifa.com/sifalibilgi.asp?id=%7BD647D5D9-6EE2-45D5-B328-A608F13D52CC%7D
22.8.07
Güçlü Kadınlar
Güçlü kadınlar vardır,her işlerini kendileri halletmeye çalışan.Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen.Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler.Evdeki tüm tamirat,tadilat işlerinden anlarlar.Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler.Faturalarını kendileri yatırırlar.Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar.Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler.Özgürlüğü severler,dik durmayı da,güçlüdürler çünkü...Aşık olduklarında hissederek yaşarlar.Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler.Sevdiklerine problem çıkarmazlar.Bütün gün çalışıp durduktan sonra,akşamları yorgun da olsalar sevgilileri buluşalım dediğinde,hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan,o her neredeyse onun olduğu yere giderler.
Sonra da bir bakarlar ki,bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz.Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına dönüşür.Eskaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar,bu sefer de sorunlu kadın,kaprisli kadın,tahammül edilmez kadın damgasını yerler.Bu yüzden de terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Terk eden erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini,içinde yaşadığı fırtınalardan bihaber.
Mesela fatura filan yatıramazlar,anlamazlar çünkü.Nerden yatırılır onu da bilmezler.Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar,çünkü taşıyamazlar onca torbayı.Hep yorgun olurlar,bütün gün spor salonları,kuaför,o mağaza,bu mağaza gezerler.Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar.Akşam eşleri eve geldiğinde,bugün nereye yemeğe gidelim,diye sorarlar.En kötü ihtimal dışardan yemek söylerler.Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar,pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere.Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar.Huysuzluk da ederler,ama bu erkeğin hoşuna gider,çünkü kadın ona muhtaçtır,söylenmeyen güçlü kadının aksine,Hiçbirşeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar.Pek teşekkür etmezler,kıskançlık krizlerini de severler.Kocasının ve sevgilisinin hayatlarını karartırlar.Erkekler bu kadınları asla terk edemezler.Çünkü o güçsüz,kırılgan bir kadındır.Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur.Koruyup kollanmalıdır her an o!
Zayıf kadınlar hiç çökmez,buruşmaz ve yıpranmazlar.Ancak işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır.Ve geride kalan güçlü kadınlar tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar.
AYLİN KOTİL SARIGÜL
16.7.07
çalışan kadın- eskiden kadın olmak daha mı kolaydı ??

Eskiden kadın olmak daha kolaydı.Kadınlar sadece evde olur,yemek yapar ,çocuk bakardı.Sadece eşinin geliri düşükse kadın çalışırdı , çalışan kadına acınırdı. Kadın çalışıyorsa,evine bakamayacağı düşünülürdü, zaten kadın bekarken çalışsa bile evlenince evinin kadını olurdu.
90 lı yıllara gelindiğinde kadın sadece evde olmak istemedi,artık çalışmak ekonomik olarak özgürleşmek istiyordu.Bütün kadınlar önce üniversite okumaya ,sonra çalışmaya başladı.Bu kadının hoşuna gitmişti çalışıyor,istediği gibi harcıyor,geziyordu.Artık çalışan kadın evli olmak değil bekar olup gününü gün etmek istiyordu.Yaşasın özgürlük…
Çalışan kadın artık işkolik olmuştu, çalışıyor ve yüksekliyordu,zirveye ulaşmıştı.Birçok şirkette once orta kademe ,sonra üst kademe yönetciler kadın oldu.Fakat doksanların sonuna gelindiğinde şirketler yalnız ve işkolik 30 lu yaşlarında kadınlarla doluydu..
Bu çalışan kadına yetmedi,çıtayı biraz daha yükseltti.Artık evli ve başarılı çalışan kadın olmalıydı. Çalışan kadın etrafına bakındı,başarılı,paralı adaylar gözden geçirildi ,adaylardan kel, şişman ve kısa olanlar hemen elendi,ince ruhlu,şaraptan anlayan,14 şubatda müthiş süprizler yapan,kimsenin bilmediği yerlerde başabaşa tatillere götüren,yaşamayı seven ve bol bol espiri yapanlar hemen kapışıldı. Yurt dışından tasarımcı gelinlikleri getirtildi,otellerde muhteşem düğünler yapılıp,maldivlere yada baliye balayına gidildi.Balayından sonra çalışan kadın hızla iş başı yaptı artık,gündüz toplantıdan toplantıya koştururken ,artık akşam yemeğinide düşünmeye başlamıştı.
Akşam ne yenmeli,nereye gidilmeli,eşinin gömlekleri,pantolanları ütülümü,kıyafetleri kuru temizlemeciye gitti mi geldi mi,marketten alınacakların listesini çıkar,iş çıkışı git al,eve gel hızlıca akşam yemeğini hazırla….Çalışan kadın artık mutluydu,gece yatağı sıcacıktı ,üzülünce derdini paylaşan,hastalanınca ona bakan,ağlayınca destek olacak bir omuza, göz yaşlarını silecek şevkatli ellere sahipti.15 saat koşturmak ona vız geliyordu.Etraf bu şekilde koşuşturan ev ve iş arası çift vardiya çalışan kadınla doluydu.

Zaman geçiyordu .Çalışan kadın 35 ine yaklaşıyordu, biyolojik saati "be –bek, be- bek" diye uyarı vermeye başladı..Evet çalışan kadın hemen çığlık atmaya başladı "kariyer de yaparım bebek de". Çalışan kadınlar hemen sosyetik kadın doğumcuların randevularını doldurdular. Çalışan kadınlar ajandalarına ve işlerinin temposuna uygun zamanı seçip hemen mikroenjeksiyonla bebek yapmaya başladı.Kimi tek,kimi ikiz ,kimi üçüz istedi. 1-2 ay sonra güzel haberler sırayla gelmeye başladı,çalışan kadınlar hamileydi.
Ama çalışan kadın hem hamile,hem güzel olmak istedi ,hemen diyetisyenlere koşulup ,özel hamile diyetleri alındı ,bol bol kivi yenmeye başlandı.Eskisi gibi tatlı,börek aşerilmiyordu,karpuz ,kivi ve mango isteniyordu gecenin bir yarısı eşlerden.
Çalışan kadın çocuğunu eski usul büyütmeyecekti,hemen onlarca hamilelik,bebek büyütme kitapları alındı,bir çok internet sitesine üye olundu.Yoga ve anne–baba kurslarına yazıldı .Çalışan kadın artık gün gün takip ediyordu bebeğini.Bugün 43.gün bebeğim üzüm tanesi gibi,59.gün parmakları oluştu ,89.gün bu gün ilk defa hıçkırdı. 210.günden sonra artık bebeğin matematik zekasının artması için Mozart dinletilecek.
Sonunda mutlu gün geldi çalışan kadın artık anneydi ,3-4 aylık izinden sonra çalışan kadın öldürücü diyetlerle zayıflayarak incecik bir şekilde iş başı yapmıştı.Artık başarılı bir yönetici,iyi
bir eş ve anne olarak 24 saat çalışıyordu.Bebek büyüdükçe, sosyalleşmesi için çalışan kadın cumartesilerini çocuğuna ayırdı ,artık tüm anneler topluca etkinliklere katılmaya başladılar,yaş günü partileri,tiyatrolar,piyano dersleri,basketbol,tenis ve yüzme kurslarının biri bitiyor biri başlıyordu.
Çalışan kadına buda yetmedi artık herkes çalışıyor,iyi bir eş ve annelik yapıyordu,çalışan kadın çıtayı birkez daha yükseltti. O artık evinde katkısız ,sağlıklı ekmekler,kahvaltı için ev yapımı reçel yapmalı,organic gıdalarla, vitamini bol sebze yemekleri hazırlamalı,çocuğuna ve eşine özel günlerde ev yapımı pastalar yapabilmeli,bu pastaları çok güzel süsleyebilmeliydi.Evet bütün çalışan kadınlar yemek yapma kurslarına koşmaya başladılar,evlerine ekmek yapma makinaları aldılar.Şimdi çalışan kadınlar toplantı aralarında bir birlerine ekmek tarifleri vermeye başladılar,'dün nefis bir çavdarlı ekmek yaptım,istersen tarifini vereyim'.'Bende hafta sonu harika bir pasta yaptım.evdekiler bayıldı.Bir akşam gelinde sizede yapayım'.

Bakalım Çalışan kadın bundan sonra çıtasını nereye yükseltecek ????
Bu süreç içerisinde çalışan erkek ise çıtasını hiç yükseltmedi.

kaynak: http://www.herice.com/mail/6097/