Bu Blogda Ara

SAĞLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAĞLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.4.12

Yoğurdunu Kendin Yap Kampanyası

Zehra Leyla'nın varlığı ile hazır sütten ve yoğurttan uzak durmaya başladım. Çokta iyi etmişim. Zaten bozulmayan bir sütten yada yoğurttan ne hayır gelir ki. Siz de aşağıdaki yazıyı okuyunca sanırım bana hak vereceksiniz.


not: Kampanyaya katılanları sesimizi duyurmak adına yorum eklemeye davet ediyorum. Tabi bu yazıdan haberdarsanız :D

Zehirli sebze meyvenin ilacı evde yapacağınız yoğurt!


Sebze-meyvelerde zehirli tarım ilacı kalıntıları olduğunu tartışmaya bile gerek duymuyor Dr. Yavuz Dizdar. Zira bu yeni bir mesele değil, DDT’den beri böyle... Bu bir acı gerçek, ama daha da acısı var. Eskiden yoğurdun yoğurt olduğu zamanlarda, bu zehre karşı bir ilacımız vardı. Zehirli sebze meyveyi yesek de, soframızdaki yoğurt zehrin vücutta birikmesine ve hastalıklara yol açmasına engel oluyordu. Şimdi o da yok... Zira doğal yoğurt bulmak imkansız market raflarında! İşte bu yüzden iş başa düşüyor, gidip günlük süt alacak, kendi yoğurdunuzu kendiniz yapacaksınız. Değer mi bu zahmete demeyin! Ucunda başta kanser, pek çok illet var!

Google’a girip “doku, tarım ilacı ve Türkiye” yazarsanız, tabii bu üç sözcüğün İngilizcesi’ni yazacaksınız, ekranda onlarca makaleye rastlayacaksınız. Böyle bir araştırma yapmamıştım, ta ki gidip Dr. Yavuz Dizdar’la görüşene kadar. Girdim baktım ve hiçbiri de iç açıcı değil maalesef. “Niye böyle bir araştırma yapalım ki?” demeyin, büyük olasılıkla buzdolabınızda olmasa bile yanıbaşınızdaki manavda, markette birkaç meyve sebze tam da bu konuyla ilgili... Greenpeace’in geçen hafta yaptığı açıklamayla tekrar gündeme geldi. Ama aslında bu ilk değil. Geliyor gündeme, sonra unutulup gidiyor. Tıpkı GDO ya da kansere yol açtığı bilinen sütteki aflatoksin ve antibiyotik kalıntısı tartışmaları gibi, sebze meyvelerde tarım ilacı zehrinin olup olmadığı konusu da bir süre sonra gündemden düşecek belki... Et hem pahalı hem sağlığa zararlı, az yemeli. Üç beyazdan uzak durmalı. Kalıyor geriye meyve ve sebze, onlarda da ya GDO var ya da tarım ilacı! Yani çaresiz yine yiyeceğiz! Peki yetkili kurumlar bir çözüm bulana kadar yapabileceğimiz bir şey var mı?

Organik pazarlardan alışveriş yapın

Sağlıklı beslenme konusunda yıllardır araştırmalar yapan ve uluslararası literatürü yakından takip eden Dizdar, “Tarım ilaçları tüm dünyada bir sorun. Ama Türkiye’deki durum çok daha farklı. AB’nin zehirli diye geri çevirdiği sebze ve meyveler yine bizim iç pazara sunuluyor. Bunlar zehirli, ama iç piyasa için üretilen sebze ve meyvelerin içindeki kalıntılar konusunda hiçbir bilgi yok, çünkü bizde denetim yok! Tek çareniz var, organik pazarlardan alışveriş etmek” diyor. “Peki organik meyve sebze ne kadar organik?” diye bir soru gelebilir aklınıza. Hemen onun da yanıtını veriyor Dizdar; “İlaçlı tarım ürünlerine göre aralarında açık fark var. Eğer ki bir portakaldan üç kişi zehirlenebiliyorsa bu ülkede, marketler asla sağlıklı ürün sattıklarını iddia etmemeli. Kendileri analiz yaptırmadıkça bu iddiayı ortaya atmamalı. Siz de aldığınız ürüne güvenmemelisiniz” diyor.

Dizdar’la bu can alıcı meseleyi Taksim’de bir kafede konuşmaya başladık. Ardından Şişli’deki organik pazarda sohbetimizi sürdürdük. Öyle şeyler konuştuk ki, artık manava, kasaba, bakkala giderken “Aç kalmak evladır” diye korkmamak elde değil. Ama korkun, çünkü bu korkunun ecele faydası var!

- Greenpeace, Türkiye’den ihraç edilen, üzüm, armut ve biberin yüksek oranda zehirli tarım ilacı içerdiğini açıkladı. Tarım Bakanı Mehdi Eker, “İftira” diyor. Siz ne diyorsunuz?

Konuları parça parça inceleyince çok fazla bütünü göremez hale geliyorsunuz. Ama hastalıkların tablosu değişti ve değişince bir doktor olarak beraberinde başka şeyleri de sorgulamaya başlıyorsunuz. O zaman, “Bizim yediklerimizle ilgili sıkıntımız nedir?” sorusu gündeme geliyor. Benim süt ve yoğurt meselesine bundan iki sene önce girmemin nedeni bu oldu. Bir gün önüme sizin gazeteden Mutlu Tönbekici’nin bir yazısı kondu. “Yoğurtlar artık niye ekşimiyor?” diye soruyordu... Okuyunca “Allah Allah” dedim ve düşünmeye başladım. Çünkü ben de çok yoğurt yerim. Bazen buzdolabında iki- üç hafta kalır, “Ne şanslıyım, bozulmamış” der ve öyle yerim. Daha doğrusu yerdim... Sonra denemeye başladım ve gerçekten özellikle piyasadaki büyük marka yoğurtlarda hiçbir ekşime olmadığını gördüm. Araştırınca olay bambaşka yerlere gitmeye başladı. Üreticiler, süt gibi doğrudan tüketilmesi gereken bir gıda maddesinde bile bir şey olabilir mi acaba diye şüphelenmeye başladım, ki süt gıdadan da ötedir, doğanın bize verdiği olağanüstü bir nimettir...

- Şüpheleriniz sizi nereye götürdü?

Ben yoğurda, süte ne yapıyorlar, ne ediyorlar diye araştırırken, çok sayıda mail almaya başladım. “Siz bir de diğer konuları bir bilseniz, tarımda neler yapıyorlar, hiç haberiniz yok sizin” diye... Onları araştırmaya başladım. Sonuçta geldiğim noktada bir bilinmezlik ortaya çıktı. Bu bilinmezliğin başlıcası da tarım ilaçlarının kullanımıyla ilgili. Çünkü tarım ilaçları usulsüz, düzensiz, kuralına uygun kullanılmazsa, pek çok sorun yaratabiliyor. Çiftçi zannediyor ki, bu ilaçlar vitamin niyetine de kullanılabilir. Çünkü hakikaten de bunları kullandığınızda ürünü kat kat artırma gibi avantajları var. Dolayısıyla uygulamasını da ya kulaktan dolma ya da dolduruşa gelme biçiminde yapmaya başlıyor... Bunun üzerine yoğurt ve sütü araştırırken tarım ilaçlarıyla ilgili bir inceleme yapmak gerektiği ortaya çıktı. Yaptım ve şunu gördüm, bizde tarım ilacı kullanımı eskiden de sıkıntılıydı, ama şimdi doruğa ulaştı. İnsana etkisinin katlanmasının nedeni ise süt ve yoğurdun aşırı işlemden geçirilmesi.

Organik kutu süt de faydalı değil!

- Nasıl?

Prof. Ahmet Aydın’a da, Prof. Ahmet Rasim Küçükusta’ya da çok müteşekkirim; bu konuyu gündemde tuttular. Sütün canlı halinin çok önemli bir özelliği var. Vücuda giren yabancı maddeleri tutup, bağlama ve vücutta emilmesini engelleme özelliği... Çünkü gördük ki anne sütüne de tarım ilacı bulaşmış vaziyette, ama bebeklerde bir sıkıntı çıkmıyor. Demek ki sütün bu tutma özelliğine bağlı olarak çıkmıyor. İşte bunun için sütün özellikle homojenizasyon ve UHT işleminden geçirilmemesi gerekiyor. Aynı şey yoğurt için de geçerli. Çünkü sütün içindeki glutatyon dediğimiz aktif molekül, vücuda giren yabancı, kanser yapıcı maddeleri bağlıyor. Zehirlenmelerde yoğurt yedirtilmesinin mantığı da bu.

- Yani yoğurt gerçekten panzehir?

Evet, yoğurt panzehir ama bu özellik bir tek ekşiyebilir olan doğal yoğurtta var. Şu anki yoğurtlar homojenize... Kıvamı son derece iyi görünüyor, parlak, ambalajları sterilize ama bu özellikleri olmadığı için sizin tarım ilaçlarını vücudunuza almanızı engelleyemiyorlar.

- Peki çocuklarımıza kutu süt içirmezsek ne içereceğiz?

Günlük pastörize süt içirin.

- Kutu sütün bir zararı var mı?

Zararı var mı kısmının olma olasılığı kesinlikle çok yüksek. Çünkü UHT dediğiniz işlemde çifte fiziksel işlem uygulanıyor. Bu çifte fiziksel işlemin anlamı şu; sütü bir yandan 140 derecede ısıtıyorsunuz. Süt normalde 140 dereceye çıkamayacağı için, bir de bu işlemi basınç altında yapıyorsunuz. Bu, sütün içerisindeki proteinlerin üç boyutlu yapısını tamamen değiştiriyor ve doğa dışı forma sokuyor. Doğada böyle bir şey yok. Bu işlem sırasında sizin vücudunuzun tanımadığı moleküller oluşuyor. Bu yüzden bence tıpkı halk ekmek gibi, halk süt olmalı. Belediyeler bu işe girmeli. Herkes bu işten kazançlı çıkar. Şirketlerle belediyeler ortaklaşa çalışıp halka günlük süt dağıtabilir. Siz de o sütü alıp kendiniz yoğurt yapabilirsiniz. Çünkü yoğurt özellikle bu tarım ilacının etkilerini yok etme açısından çok önemli. Radyasyonla uğraşanlara, kömür madeninde çalışanlara, ağır metal işinde olanlara kanunen her gün yoğurt verilmesi zorunludur biliyorsunuz. Ama onun gerçek, doğal yoğurt olması lazım.

- Marketten aldığımız yoğurtlar bu işlevi hiç mi görmüyor?

Hayır, görmüyor. Ancak gerçek yoğurt verirseniz vücuda alınan zehrin bir kısmını tutabiliyor. Dolayısıyla yoğurdun sağlıklı olması, ekşiyebilir olması çok önemli.

- Peki organik kutu sütler?

O bir aldatmaca. Bir şeyin kaynağının organik olması, o ürünün organik olduğu anlamına gelmiyor. Siz tabii ki kaynak olarak organik bir sütü alırsanız çok iyi. İçinde tarımsal ilaç yok belki ama bu kadar aşırı işlemden geçirdiğiniz zaman bu sütün organikliği de yok demektir artık. İnsanlar organik dendiği zaman kaynağının organik olmasını yeterli görüyorlar. O zaman alın eti yakın, kaynağı organikse buna organik diyebilir misiniz? 

- Tabii ki hayır!

Bir farkı yok ki mantık olarak baktığınızda. Bir ürünün organik olması demek, üretimi sırasında tarım ilacıyla, ağır metalle hiç karşılaşmamış olması, herhangi bir hormon kullanılmamış olması anlamına geliyor. Ama bu ürünün sizin karşınıza gelirken bu özelliklerini korumuş olması gerekiyor. Siz bunu alıp UHT’den geçirirseniz onun artık organikliği kalmaz. Sütü o nedenle en az işlemden geçmiş şekilde tüketmek gerekiyor. Avrupa’da herkes günlük pastörize süte döndü. Şişe içinde de, kutu içinde de olabilir. Ama kesinlikle homojenizasyon işleminden geçmesini istemiyoruz. Aksi halde bu homojenizasyon işlemi sütün hastalıklardan koruyucu özelliğini ortadan kaldırıyor. O yüzden şişe süte en fazla 2 gün ömür veriyorlar.

Hastanede üç arkadaşımız portakaldan zehirlendi!

- Hocam geçen hafta Dünya Gazetesi’ndesindeki yazınızda, üç arkadaşınızın tek bir portakaldan zehirlendiğini yazdınız... Bu olay Greenpeace’in raporundan ne kadar önce oldu?

Üç hafta kadar önce bir öğleden sonra hastanede üst kattan telefon ettiler, “Murat Ağabey’in midesi bulanıyor, çıkarıyor” diye. Durup dururken kusmak pek hayra alamet değil ama “Murat Ağabey’in diyabet sorunu olduğundan, şekeri oynamış olmasın” dedik. Koştuk yukarı, baktık ağabeyimiz iyi. Zaten o da, “Tamam geçti, bir şeyim yok” dedi. Biz de rahat bir nefes aldık. Ama olay orada kalmadı, iki kişi daha kusmaya başladı. O zaman “Bu olsa olsa zehirlenmedir” dedik. O öğlen yemek de yenmemiş, en sonunda anlaşıldı ki olay toplantı sırasında ortaya soyulan bir tek portakaldan kaynaklanmış.

- Tek bir portakaldan mı?

Evet. Kaç dilimse artık... Her yiyen zehirlenmiş. Bunun üzerine arkadaşlar alıp portakalı analize göndermiş. Analizde ortaya çıktı ki, portakalın içi dışı, her tarafı tarım artığı dolu. Alındığı yer de, “güvenli” olduğunu reklam eden bir market. Canım çok sıkıldı, güvenli denen market buysa diye... Oradan aldığı iki portakalı sıkıp, “Taze meyve suyu içirdim çocuğuma” diye sevinen anneleri düşündüm, içim iyice daraldı. Çünkü Türkiye’den ihraç edilen ürünlerde tarım ilacı kalıntısı olabilir ama bu bizim portakaldaki kalıntı falan değil artık, o ürünün neredeyse tamamiyle tarım ilacına bandırılmış olması! Sebze meyvede bu düzeyde tarım ilacı varken biz bu toplumu nasıl sağlıklı tutacağız, sorun oraya geliyor.

- Bu soruyu benim size sormam gerekiyor. Böyle sebze meyveleri yemek hangi hastalıklara yol açıyor?

Akdeniz Üniversitesi Onkoloji Bölümü’ndeki arkadaşlarımız Sağlık Bakanlığı ile ortak bir toplantıda iki sene önce söylemişlerdi, lenfomalar ve kemik iliği kanserlerinin çoğu Kumluca’dan geliyormuş. Kumluca sadece Antalya’nın değil, Türkiye’nin de en önemli tarım üretim merkezi. O halde anlamaya çalışalım bakalım, lenfomaların tarım ilaçlarıyla ilişkisi ne, bu hastalığın özellikleri neden değişti? Görüş isteyeceğiz. Bakalım buradan hareketle hangi sonuçlara gideceğiz.

Bira ve şarap da yoğurdun işlevini görüyor

- Neden sütün günlük süt olması, yoğurdun da bu sütten yapılması gerekiyor?

UHT süt kesinlikle olmayacak. Çünkü sütün içerisinde vücut için doğal olarak koruyucu maddeler var. Süt aşırı işlemden geçirilirse bu koruyucu maddeler ortadan kalkıyor. Bizdeki hastalıkların artışı süt ve yoğurdun bozulmasıyla paralel gidiyor. 15 yıl önce böyle bir sorunumuz yoktu. Ne zamanki homojenize yoğurt kavramı Türkiye’ye girdi, raf ömrü uzun diye tebliğ değişti, ki aynen 6 ay raf ömründen bahsediyor tebliğ, ondan sonra hastalıklarda abartılı bir artış olmaya başladı. Çünkü Türkiye’de yoğurt tüketimi diğer ülkelerdekine göre çok fazla. Ha, Fransızlar mesela sofra şarabı tüketiyorlar. O da aynı işleve sahip.

- Çok ilginç...

Çünkü içinde yoğurttakine benzer birtakım maddeler var. Bunlar yine ekşimeye yol açan maddeler. Fransızlar bu tür zararlı maddelere karşı o şekilde korunabiliyorlar. Almanların bira tüketimi de benzer bir korumaya neden olabiliyor. Ama Türkiye’de bizim kendimizi koruyacağımız ana besin maddemiz yoğurt ve ayrandı, çocuklar için de süt... Ne zamanki bu ürünler uzun ömürlü hale getirildi, içindeki bu koruyucu maddeler ortadan kalktı, sorun da ortaya çıkmaya başladı. Siz ne kadar işlemi ağırlaştırırsanız, ürünün o kadar çok raf ömrünü uzatıyorsunuz. Günlük sütte ekşime olabiliyorken UHT kutu sütte ekşime olmuyor. Açsanız da bir ay boyunca buzdolabında da saklayabilirsiniz. Bozulduğu zaman da küflenerek kesiliyor. Ekşime hiçbir zaman olmuyor. Bu yüzden hiçbir zaman marketlerde şişmiş bir kutu süt göremezsiniz. Olması mümkün değil. Konserveler hazırlanırken de UHT sistemi kullanılıyor. Bu bir büyük düzen. Siz bu işlemi salçalara da yapıyorsunuz, domates püresi diye sattığınız ürüne de yapıyorsunuz. Bir ürün endüstri çarkından geçtiği anda tek bir amacı var, raf ömrü uzun ürün üretmek.

- Ve gıdaların raf ömrü arttıkça bizim raf ömrümüz kısalıyor...

Evet. Benim bugün doğal yoğurt bulana kadar canım çıkıyor. Bakın bunun için öyle olağanüstü laboratuvar testleri de gerekmiyor. Bu gayet basit bir test. Yoğurt ekşiyor mu ekşimiyor mu bakacaksınız. Ama maalesef 2009 yılında büyük bir üretici firmanın ısrarıyla yapılan yoğurttaki tebliğ değişikliğiyle birlikte bizim yoğurtlar ve sonrasında ayranlar da elden gitti. Bizim insanımızın her yemekte tükettiği bir ayran vardı. Şu anda ayran piyasasına hakim olan kuruluş belli ve o ayranlar yazın döner büfelerinin önünde güneşin altında plastik kutuların içinde hiçbir şey olmadan günler boyu kalabiliyor, bir şey olmuyor çünkü. Bunu bakkal da söylüyor, “Ağabey bunların süresi geçtiği zaman şişerdi şimdi artık bir şey olmuyor” diyor. Çünkü bu ekşime özelliğini yitirmesi raf ömrünü uzatıyor ama bu ayranın içersindeki tarım ilaçlarını tutabilecek aktif olan molekülleri de ortadan kaldırıyor. Sorun bu.

- Anneler de çocuklarına kolaylık olsun diye, sağlıklı diye kutu ayran, kutu süt içiriyorlar...

Şimdi aynı şey okullardaki süt kampanyasıyla da gündemde. Firmalar gittiler, ellerindeki stoğu Milli Eğitim Bakanlığı’na bir şekilde satmaya çalıştılar. Okul sütü projesiyle... Okul sütü projesi daha önce de uygulanmaya çalışılmış, iyi bir proje ama hangi süt? O bölgeden alacağınız günlük pastörize sütü kullanacaksınız. Siz büyük firmaların elinde kalmış UHT kutu sütleri çocuklara dağıtırsanız bu çocuklara iyilik yapmak, çocukların beslenmesine katkıda bulunmak değildir, bilakis çocukların aslında içmemesi gereken bir şeyle zehirlenmesi demektir. UHT sütü tavsiye etmek suçtur. Doğallığını bütünüyle yitirmiş, hiçbir şekilde besleyici değeri olmayan, bir miktar belki kalsiyum, belki protein kaynağı olabilecek bir sütten bahsediyoruz çünkü. Ama hiçbir işlevi olmayan bir süttür UHT süt.

kaynak: Mine Şenocaklı-Vatan- 2.4.2012 köşe yazısı

Sağlıklı diye yediğiniz tavuklar tavuk değil!

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar: 

Biliyorum canınız sıkılacak, yüreğiniz kabaracak, üzüleceksiniz ama gerçekleri öğrenmeniz lazım. Daha yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, sadece et yapsın diye... Tavuklar tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar... Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor... Bu inanılmaz bir vicdansızlık... Sonra, görüyoruz her gün gencecik bir kadın meme kanserine yakalanıyor. Büyük olasılıkla daha sağlıklı diye sık sık tavuk yiyorlardır...

Hocam son dönemde kanser vakalarında patlama olduğunu, lenfoma ve kemik iliği kanserlerinin çoğunun ise Türkiye’nin tarım merkezi olan Antalya-Kumluca’dan geldiğini söylediniz. Peki böyle başka bölgeler var mı?

Var... Mesela 6-7 ay kadar önce Ergene tartışıldı. Orası içler acısı bir durumda. Ergene’de olağanüstü bir çevre kirliliği var. O zaman Sağlık Bakanlığımız ve Kanser Savaş Daire Başkanlığı dediler ki, “Orada çok sigara içiliyor, çok alkol kullanılıyor, o nedenle bu kanserler çıkıyor.” Böyle bir şey sözkonusu olamaz. Çünkü belgesel bir film hazırlandı bu konuyla ilgili. “Gündöndü” adında... Orada her şey çok açık.

- Ben izlemedim o filmi...

İzleyemedik, çünkü henüz Türkiye’de gösterilmedi. Kısa versiyonu Marsilya’da bir çevre filmleri festivaline gitti. İzleyenler o kadar etkilenmiş ki, film bittiğinde alkışlayamamışlar, alkışlayacak halleri kalmamış. Deri fabrikalarından çıkan o atık suyun köpükler halinde Ergene’ye bırakılmasını ve bu yüzden ortaya çıkan çevre felaketini öyle bir göstermiş ki film dona kalmışlar... Çiftçi geliyor Trakya’dan, Ergene’den, hepsi hastalarımız zaten bunların. “Hocam” diyor, “15 tane sığırımız geçenlerde öldü. Daha önce de bir 15 tane ölmüştü zaten...” Onbeşer, onbeşer ölüyor hayvanlar. Ama “Aşı reaksiyonu oluştu da ondan” diyorlarmış.

- Kimler diyormuş?

Tarım Bakanlığı yetkilileri! Böyle aşı reaksiyonu oluşmaz. Bunlar bir şeyin üzerini örtme çabaları. Bir aşıda üretim sorunu varsa, zaten o 15 hayvanı değil, çok daha fazlasını etkiler. Bu aşıyla ilgili olan bir durum değil. O çevrede muhtemelen hayvanlar su içerken ya da otlanırken çevreden aldıkları toksinle kaybedildiler. Bir arkadaşımız gitti bölgeye, “Kimse konuşmak istemiyor, korkuyor” diyor. Trakya Üniversitesi’nden öğretim üyesi bir başka arkadaşımız bölgedeki kanserli insanların dokularında ağır metal analizine bakmış, çok yüksek bulmuş... CNN Türk’te yayınlanmış bir canlı yayının bandını izledim. Devletin söylediği şey, “Çok sigara içiyorlar, çok alkol tüketiyorlar, bu kanserler o yüzden.” Halbuki adam anlatıyor, kızı dereye düşmüş, boğulmuş, peşinden gitmiş, girdiği yere kadar bacakları cılk yara. Bu düzeyde bir kirlilik var Ergene’de. Baktığınızda temiz görünüyor ama adamın girdiği yere kadar bacakları ülsere olmuş. Sonuç? Adamın o yaraları iyileşmiyor. Adam yaşıyorsa da şansa yaşıyor. Bu, o bölgede yaşayan diğer insanlar için de geçerli. Bunun öyle sigarayla, alkolle falan kapatılacak bir yanı yok. Bir de oradan ürün geliyor, o ürünün nereye gittiği belli değil.

- Gelen ürün ne?

Üç ürün geliyor. Pirinç, ayçekirdeği, buğday... Kadmiyum ve kurşun analizlerini yaptırdık. İzin verilenden 2 ila 8 kat yüksek çıktı! Şimdi bu ürün nereye gitti, kim yedi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Bakanlık her ürünü birebir denetleyemez, orada hakkını verelim. Ama şu önemli; ürüne püskürtülerek kullanılan tarım ilaçları herhalükârda çok kullanılmadıkları zaman kabuğun soyulması, hatta meyvenin sebzenin iyi yıkanılmasıyla uzaklaştırılıyor. Sorun ot ilacında. Çünkü ot ilacından meyve ağacı etkilenmiyor ama onu bünyesine alıyor. Biyolojik sistem bunu içinde biriktiriyor. Bu insanda bir tümör oluşumuna da neden olabilir, hayvanların kaybedilmesine de... Bu ot ilacını, glifosatı pek çok ülke vahşi doğaya da atıyor. Ot kontrolü diye. Nedeni bilmiyorum.

Büyük hastaneler açarak kanseri önleyemezsiniz

- Vahşi doğadan ne istiyorlar?

Hiçbir şekilde anlaşılabilmiş değil. Ormanları ilaçlıyorlar. Niye? Belli değil.

- Herhalde bu zirai ilacı üreten firmalar para kazansınlar diye... Başka bir sebep geliyor mu hocam aklınıza?

Büyük olasılıkla öyle. Doğa bu, sen doğaya müdahale edemezsin. İstersen tarlana müdahale et, ama iş ormana geldiği zaman, “Ben buradan yabani otları temizleyeceğim” diyemezsin. Orası yaban. O şekilde kalmak zorunda. Sen ona müdahale edersen olay çığrından çıkar.

- Biz ne korkunç insanlar olduk böyle?

Maalesef biz korkunç bir ırkız. Bakın, tarım ilacını sonuçta kim tavsiye ediyor? Ziraat mühendisi... Bakıyorsunuz ziraat mühendislerinin büyük kısmı, aynı zamanda tarım ilacı bayiliği yapıyor. Duydum ve inanamadım, tarım ilacı satarken çiftçiye, “Kendin için mi kullanacaksın, yoksa satacağın ürün için mi?” diye soruyorlarmış. Böyle insafsızca bir durum var. Aynı anda bayii olan birisi tarım ilacı satışını kontrol edebiliyorsa eğer, tüketimini nasıl denetler? Adam kendi satışını mı baltalayacak? Oradan bir sıkıntı çıkıyor. İkincisi, tarım ilaçlarının amaç dışı kullanımı var. Bu tavuklarda büyütme amaçlı kullanılan antibiyotik gibi bir durum. Böyle bir şeyi bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik vermeye başlıyorlar. Bizim üreticimiz inşallah bu konuda bir düzenleme yapacak, umutluyum. BESD-BİR, “Elimizden geleni yapacağız” dedi. Fakat antibiyotiğin bu şekilde kullanımı kim tarafından akıl edildiyse, bunu Amerikan Akademileri bile anlamış değil... Siz civcive antibiyotiği verirseniz, civcivin bağırsak sisteminin gelişmesini önlüyorsunuz. Normalde yediğimiz besinlerin önemli bir bölümü bağırsak metabolizmasında kullanılıyor çünkü. Dolayısıyla enerji tüketimi azalıyor. Siz bu civcivi güneşe de çıkartmazsanız, kemikleri de sağlıksız gelişeceği için sadece et yapıyor...

- Hiç anlayamadım hocam...

Aksi takdirde güneşe çıkartırsanız civciv sağlıklı gelişeceği için kemik de yapıyor. Ama kemik yapsın istenmiyor, sadece et yapsın isteniyor. O zaman oradan da tasarrufa gidiyorsunuz, hayvan sonunda patates tarlasında yatan patates gibi hiçbir şekilde kaçamayan, olduğu yerde büyüyen bir hayvan oluyor. Bunu kesimde çalışan bir arkadaşımız anlattı, “Zavallı hayvancağızı yerden alırken kemiklerinin elinizin altında kırıldığını hissediyorsunuz. Kaçamıyor zaten. Bıraksanız da hareket edemiyor” diyor. Çünkü hiçbir şekilde enerji harcamayacak ve et yapacak şekilde yetiştiriliyorlar. Düşünebiliyor musunuz 1.7 kilo yemle 1 kilo tavuk elde ediyorlar. Böyle bir dönüşüm var mı dünyada?

- Tavukların nasıl bir eziyetle yetiştirildiğini biliyordum, bu yüzden de asla yemem, ama bu kadarını bilmiyordum. Para kazanacağız diye nasıl bu kadar vicdansız olabiliyoruz?

Haklısınız, son derece vicdansızlık bu. Bir yandan da baktığımızda bunu yapanlar inançlı insanlar...

Çocuğunuza yedireceğiniz yumurtaya dikkat edin!

- Prof. Kenan Demirkol yaptığımız bir söyleşide, “Normalde inek ne zaman süt verir? Yavruladığı zaman değil mi? Ama üretici için süt o kadar değerli ki, yavru 10 gün sonra annesinden ayrılıyor ve soya sütüyle besleniyor. Ve günlerce anne ve yavru ayrılık nedeniyle ağlıyor” diye anlatmıştı. Biz ne yapıyoruz böyle? Besleneceğiz diye bu kadar acımasız olmamız gerekiyor mu? Burada çok da büyük bir günah var aslında... Bir din adamının çıkıp bence, “Yapmayın, günahtır” demesi lazım. Belki o zaman insanlar düşünmeye başlar...

Diyanet de maalesef ortadan yanıtlar veriyor. Net bir şey söylemiyor. Biliyor musunuz, buzağılara etleri pembe olsun diye demir verilmiyor. Kırmızı et diye yediğin hayvanın eti niye pembe olsun ki? Efendim böylesinin Avrupa’da 100 Euro’ya kadar ederi varmış. Hayvanlar demir eksikliğinden ahırın paslanmış metal aksamlarını yalıyormuş. Böyle bir zihniyet, böyle bir hayvan yetiştirme olabilir mi? Benzer şey, hormon kullanımında var. Buzağılarda hormon kullanıyorlar. 8 aylık dana küçücük olmalı, koskocaman inek kadar oluyor. Gören korkuyor. Ne veriyorlarsa hayvanlara bu hale getiriyorlar. Şimdi bakanlık çıkıp da, “Biz denetliyoruz, şahane üretim yapıyoruz, bol verim alıyoruz” demesin. Hayır, bol verim önemli değil. Sağlıklı verim alabilmeniz önemli.

- Hep rakamlara bakıyoruz değil mi?

Bu Amerika’nın standart hatasıdır. Bizde de öyle olmaya başladı. Üretim artıyor deniyor. Peki karşılığında ne kadar ilaç parası ödüyorsunuz? Bu yüzden en çok kanser vakası Amerika’da görülüyor.

- Bizde de gün geçmiyor ki gencecik bir sanatçı meme kanserine yakalanmasın. Arkadaşlarımın çoğu meme kanseri. Özellikle meme kanserindeki artışın nedeni ne?

Bilinmiyor. Ama çok büyük olasılıkla bu insanlar sağlıklı besleneceğiz diye tavuk yiyorlardır, tavuktan aldıkları birtakım hormonlar var. Biz bu işin hormon kısmını bilmiyoruz. Ama 8 ayda bu kadar büyütebiliyorsa danayı, mutlaka birtakım hormonal manipülasyonlar yapmak zorunda. Ya androjenle yapıyorlar bunu ya başka bir büyüme hormonuyla... Nitekim bir arkadaşımız 25 sene Hollanda’da tarım bakanlığında çalıştı, “Hocam, özellikle Kurban Bayramlarında hormonsuz hayvan yok. Hepsine büyüme hormonu veriyorlar. Hayvanlar şişiyor, pazara gönderiliyor” diyor.

- Vallahi yüreğim daha fazla kaldırmayacak. Yazmak da lazım ama...

İnsanların canlarının sıkılması gerekiyor, yürekleri kabaracaksa kabaracak biraz, ama gerçekleri öğrenmeleri lazım. Geçen haftalarda bir arkadaşım anlattı. Çok hazin bir örnek. 10 yaşındaki kızının bacaklarında tüylenme sorunu başlamış. Doktor doktor dolaştırıp bir sonuç alamayınca, “Ya biz bu çocuğa ne yediriyoruz ki böyle oluyor” demişler. Ve geldikleri nokta yumurta olmuş. “Her gün bir yumurta veriyorduk, kestik ve tüylenme geçti. Ondan sonra organik yumurtaya döndük, bir sorun kalmadı” diyor.

- Yumurtada ne var ki?

Günde iki-üç defa yumurtlatabilmek için tavuğa mutlaka bir şey yapmak zorundasınız. Çünkü bu kadar yumurtlama hayvanın doğasının dışında bir şey.

- O yüzden kız çocukları erken adet görmeye başladı, erkek çocukların göğüsleri büyüyor...

Evet. Korkunç bir gidiş var. Bu memleketin beslenmesinin düzelmesi gerekiyor. Büyük hastaneler açarak kanser vakalarını önleyemeyiz. Erken tanı yöntemlerini geliştirerek önlenebilecek bir şey değil kanser. Beslenmemizin düzelmesi gerekiyor. Yediğimiz yumurtadan hormon alıyoruz, süt zaten süt değil, yoğurt desen öyle... Bir yandan tarım ilacını bol miktarda alıyoruz. Bu şekilde beslenen vücut bir kere böyle beslense bunu karşılar, iki kere beslense yine karşılar, ama tek seçenek bu olduğu zaman hastalık kaçınılmazdır. Kanserler patladı. Batman’dan çiftçi telefon ediyor, altıncı düşüğü yapmış eşi... Kars’tan genç bir köylü telefon ediyor, kanser... Marketten alıyormuş tavuğu, çünkü Kars’ta kuş gribi hikâyesinden sonra 2.5 milyon köy tavuğu yakılınca ellerinde tavuk kalmadı...

Başbakan’ın bizzat tarıma el atması lazım, gidiş iyi değil!

- Nasıl öyle bir şey yapabildik? Tavukları canlı canlı toprağa gömdük, yaktık. Bunun günahı bile bize yeter?

İnanılmaz bir hezeyandı o... Bütün tavukları yaktık. Birkaç yıl sonra aynı hezeyan bu kez domuz gribi olarak geri geldi. Ne zaman bu hezeyan bitti? Başbakanımız, “Ben domuz gribi aşısı olmuyorum!” dediği zaman. Sağlık Bakanı’nı kandırıyorlar. Ne oluyormuş? Aşıda Avrupa’ya örnek oluyormuşuz! Hadi canım! Şu anda millette çok ciddi böbrek hasarı var. Çünkü diyaliz merkezlerinin artmasından bunu görebiliyoruz. Bunun en önemli nedeni; doğru beslenmiyor oluşumuz. Yok işte, çok sigara içti de, ortam kötü de... Bunlarla açıklayamazsınız. Çünkü bu tarım ilaçlarının böbrek toksisitesi yaptığı biliniyor. Kesinlikle Başbakan’ın bizzat tarım ve gıda işine de el atması lazım! Yoksa bu gidiş hiç iyi bir gidiş değil!

-BİTTİ-

kaynak: Mine Şenocaklı-Vatan- 4.4.2012 köşe yazısı

biz ne yicez :(, neye güvenicez :((

19.9.11

GENOM NASIL DİZİLENİR?


Begüm Akman, Taner Tuncer; Yaşamın Şifresi: İnsan Genom Projesi; ODTÜ Yayıncılık, 2007, sayfa 51-59.
İnsan Genom Projesi’ nin en temel amacı olan insan genomundaki 3 milyar bazın dizilimini ortaya çıkarmak teknik anlamda zorlu bir girişim olmuştur. Uzun uğraşlar sonunda insan genom dizisi elde edilmiş ve bu dizi, bilim insanlarının kullanımına sunulmuştur. Peki, insan genomunun dizilenmesi nasıl yapılmıştır?

Genomu dizilemeye başlamadan önce tabii ki hücrelerden DNA izole edilmesi gerekir. Bilim insanları günümüzde çok kolay yöntemlerle DNA’ yı saf olarak elde etmektedirler. Hatta o kadar kolaydır ki siz de evde DNA izole edebilirsiniz. Öncelikle, saflaştırma işlemini hangi dokudan yapacağınıza karar verin. Canlı hücrelerin hepsinde DNA bulunduğu için çeşitli hayvansal ya da bitkisel ürünleri kullanabilirsiniz. Fakat evde ezmesi daha kolay olacağı için muz iyi bir seçim olacaktır. Deneyin başında 2 çay kaşığı şampuanı küçük bir kaseye koyun ve üzerine 1 çay kaşığı tuz ekleyin. Şampuan ve tuzun üzerine 4 çay kaşığı musluk suyu ekleyin ve kaşıkla baloncuk yapmadan karıştırın. Daha sonra bir muzu ikiye bölün ve yarısını miksere atın, diğer yarısını afiyetle yiyebilirsiniz. Mikserdeki muzun üzerine 1 bardak musluk suyu ekleyin ve 20 saniye boyunca iyice pürüzsüz bir hal alana kadar mikserde çırpın. Eğer mikseriniz yoksa aynı işlemi kaşıkla ezip karıştırarak da yapabilirsiniz. Şimdi muz püresinin üzerine 4 çay kaşığı şampuan ve tuz içeren karışımdan ekleyin köpürtmemeye özen gösterin; köpürme DNA moleküllerinin kırılmasına neden olabilir. Şimdi bir kasenin içine huni şekline getirmiş olduğunuz kahve filtresini yerleştirin. Elinizdeki muzlu şampuan karışımını bu filtreye yavaşça dökün, kasenin içinde 2-3 çay kaşığı karışım birikene kadar bekleyin. Şimdi 4 çay kaşığı buzda soğutulmuş alkolü ki bu votka olabilir, ince uzun bir cam tüpe koyun ve filtrelenmiş karışımı çay kaşığıyla yavaşça üzerine ekleyin. Birkaç dakika içerisinde beyaz bir bulut oluşacaktır. Kürdanla bu bulutu alabilirsiniz ve evet elinizde tuttuğunuz DNA’ nın ta kendisidir. İsterseniz bu DNA’ yı koyu renkli bir karta yerleştirin, kurudukça ipliksi yapısını daha iyi fark edebilirsiniz. Ya da içinde alkol bulunan küçük bir şişede saklayabilirsiniz. Gözle gördüğünüz bu DNA’ da binlerce DNA molekülü birbirine yapışmış şekilde bulunmaktadır. Bu yöntemde kullanılan şampuan, hücre çeperlerini parçalayarak DNA’ nın dışarı çıkmasını sağlarken, tuz (NaCl) da yapısında bulunan artı yüklü sodyum iyonları sayesinde eksi yüklü DNA moleküllerine bağlanarak, DNA’ nın çevresinde bir kalkan oluşturur.
          

            Genom dizilemesinde kullanılan yöntemler aslında hücre içinde gerçekleşen DNA’ nın kendi kendini kopyalaması işlemine dayanılarak geliştirilmiş yöntemlerdir. İnsan gibi çok hücreli canlılarda hücreler, bölünmeden önce çekirdekte bulunan DNA’ yı eşlemek durumundadır. Hücre döngüsünün bu eşlenme fazında kromozomlar belirginleşir ve birtakım değişiklikler gerçekleşir. DNA normalde sıkıştırılmış halde bulunduğundan, bunu bir yün yumağı gibi de düşünebilirsiniz, önce bu yumağın açılması gerekir. Daha sonra enzimler sayesinde ikili sarmalın iki dizisi birbirinden ayrılır ve eşlemeye yardımcı enzimler sayesinde ayrılmış olan tümleyici DNA dizilerinin birer kopyası yapılır. Sonuçta hücredeki DNA miktarı iki katına çıkmış olur, hücre bölündüğünde bu sayı yine eskiye döner.

             Hücre döngüsü içerisinde DNA kendini bu şekilde çoğaltmaktadır. Laboratuvarlarda DNA ile çalışan bilim insanları da hücrenin kendisini taklit ederek, benzer enzimleri ve molekülleri kullanarak DNA’ yı çoğaltabilirler. İnsan Genom Projesi başladığında birçok gönüllüden kan örneği alınmıştır. Gelişmiş laboratuvar teknikleri ile bu kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmış ve daha sonra bu örnekler, dünyanın dört bir tarafında bulunan İnsan Genom Projesi merkezlerine dağıtılarak dizileme işlemi başlatılmıştır.

            DNA dizileme birden fazla adımda yapılan, pek çok farklı teknolojinin kullanıldığı bir işlemdir. Dizilemenin amacı DNA dizisindeki bazların (A,T,G,C) yan yana sıralanmış doğru dizisini bulmaktır. İnsan genomunun dizilenmesinde 2 farklı grubun çalıştığını ve farklı yöntemler kullandığını hatırlayalım. Öncelikle İGP grubunun hangi yöntemi izlediğini anlatıp daha sonra Celera’ nın kullandığı yöntemin farklarını açıklamak daha rahat anlamamızı sağlayacaktır. İnsan Genom Projesi’ nde çalışan bilim insanları öncelikle insan genomunun genel haritasını çıkarmışlardır. İnsan genomunda 23 kromozomun bulunduğunu ve bu kromozomların her birinin 50 ile 250 milyon baz içerdiğini hatırlarsak, öncelikle her bir kromozomun haritasının çıkarıldığını daha sonra ise detaylı bir iş olan dizilemenin yapıldığını rahatça anlayabiliriz. Bir kromozom haritalanırken, kromozom üzerinde sabit aralıklarla belirteçler saptanır, böylece kromozom üzerinde yön belirlemek daha kolay olur. Dizileme işlemine başlandığında, işi kolaylaştırmak için kromozom binlerce parçaya bölünür ve bu parçalar teker teker dizilenir. Daha önceden haritalamada saptanan belirteçler dizileme işlemi sonucunda elde edilen parçaları tekrar bir araya getirmede kullanılır. Bunu bir çeşit yap-boz gibi de düşünebilirsiniz; sonuçta dizilenen her parçanın tam olarak oturduğu tek bir uygun yer vardır. Aşağıdaki ‘İGP, DN’ANIN KEŞFİNİN ELLİNCİ YILDÖNÜMÜNDE TAMAMLANMIŞTIR’ cümlesini bir DNA parçası olarak düşünürsek, bu DNA parçası birbiriyle örtüşen dizilenmiş parçaların yardımıyla bilgisayar yazılımları sayesinde bir araya getirilerek ortaya çıkarılabilir.



            Dizileme işlemi ise yaklaşık 2000 baz uzunluğundaki DNA parçalarına yapılır. Bir deney tüpüne dizisi belirlenecek DNA parçası, serbest bazlar, DNA eşleme başlatıcı dizileri adı verilen yaklaşık 20 baz uzunluğundaki diziler ve DNA polimeraz enzimi konulur. DNA polimerazın normalde hücrelerimizde bulunan ve DNA’ nın kendini eşlemesini sağlayan enzim olduğunu hatırlayın. Test tüpünde DNA’ nın kendini eşleyerek milyonlarca kopyaya çoğalmasını da aynı enzim sağlar. DNA polimeraz tek DNA ipliğini kalıp olarak kullanıp A bazının T bazına ve G bazının da C bazına bağlanma prensibine göre eşlenmesini sağlar. Bu olay şöyle de açıklanabilir: bir A bazı nerede tek başına duran bir T bazı bulsa gider ve ona bağlanır, aynı şekilde G bazı da C bazına bağlanır. Ancak dizileme yapılırken kullanılan serbest bazların bir kısmına DNA sentezini sonlandırma özelliğine sahip ekstradan kimyasallar ve floresan boyalar eklenir; böylece bu bazlar floresan boyama özelliği kazanırlar. İşte dizilemenin kilit noktası bu floresan boyalı özel bazlarda saklıdır. A, T, G ve C bazlarının her birinde farklı renkte bir floresan boya vardır. Normalde deney tüpümüze kalıp DNA, normal bazlar, eşleme başlatıcı diziler ve enzim koyduğumuzda başta koyduğumuz kalıp DNA’nın birebir kopyalarını elde ederiz. Ancak bu karışıma floresan boyalı özel bazlar ilave edildiğinde DNA eşlemesi sürekli olmaz; floresan boyalı bir A bazı normal bir T bazına bağlandığında reaksiyon sona erer.
  
             Böylece yeni kopya DNA dizisinin sonunda floresan boyalı A bazı bulunur ve jel elektroforezi denilen bir sonraki işlemde A bazına bağlı renk ayırt edilebilir. Deney tüpündeki milyonlarca kalıp DNA’dan eşleme başlatıcı diziler ile başlatılan DNA kopyaları, floresan boyalı sonlandırıcı bazların rastgele bağlanması ile kalıp DNA‘nın her nükleotidinde sonlanan DNA parçalarını temsil etmektedir. Sonuçta elimizde floresan boyalı bazların rastgele bağlandığı farklı uzunluklarda DNA dizileri olur ve bu DNA parçacıkları jel elektroforezi ile boylarına göre ayrıştırılır. Jel elektroforezi DNA’nın negatif yüklü bir molekül olması prensibine dayanan fiziksel bir işlemdir. DNA negatif yüklü bir molekül olduğundan elektrik akımında pozitif yüke doğru ilerler. Bu ilerleme esnasında daha kısa olan DNA parçaları daha hızlı ilerlerken, daha uzun olan DNA parçaları daha yavaş ilerlerler. Bu durumda bizim elimizde bulunan farklı uzunluklardaki DNA molekülleri uzunluklarına göre farklı mesafeleri katederler. Sonuçta bu uzunlukları ve floresan boyaların yansıttıkları dört farklı rengi analiz eden otomatik dizileme makineleri bize ilk kullandığımız DNA’nın dizisini verirler.

            İnsan Genom Projesi’ nin gelişimini hatırladığımızda projenin çok büyük bir yarışa tanık olduğu, Uluslararası Konsorsiyum ile Celera şirketinin kıyasıya mücadele ederek insan genomunun dizilenmesini ilk önce bitirmeye çalıştığı aklımıza gelmektedir. Daha sonradan ortaya çıkarak projeyi bir yarışa dönüştüren özel şirket Celera, dizilemeyi yaparken Uluslararası Konsorsiyum’dan farklı bir yöntem izlemiştir. Uluslararası Konsorsiyum kromozomlara belirteçler koyarak, kromozomlar üzerinde sırasıyla ve adım adım ilerleyerek, kromozomları birer birer dizilemiştir. Bu daha uzun zaman alan ve temkinli bir yöntemdir. Ancak Celera şirketi bu şekilde adım adım ilerlemektense, 23 kromozomu da içeren tüm genomu parçalara bölüp tüm parçaları dizilemiş, daha sonra bu sonuçları çok gelişmiş bilgisayar yazılımları aracılığıyla birleştirmiştir. Bu yönteme “ rastgele tüm genom dizilemesi” denir. Bu şekilde yapılan dizileme daha hızlı olduğundan projenin daha çabuk tamamlanması da mümkün olmuştur.

              ... İnsan Genom Projesi Konsorsiyumu’ nun kullandığı yöntemde önce kromozom üzerinde belirteçler saptanmış, daha sonra kromozom parçalara bölünerek dizilenmiş ve son olarak dizilenen parçalar ilk başta saptanan belirteçler yardımıyla birleştirilmiştir. Diğer taraftan, Celera şirketi en baştan tüm genomu küçük DNA parçalarına bölmüş ve bu DNA parçalarını dizilemiş, en son aşamada da gelişmiş bilgisayarlar sayesinde örtüşen dizileri kullanarak tüm diziyi elde edebilmiştir. Celera bu yötemi kullanırken Uluslararası Konsorsiyum’ un sürekli olarak internetteki veri bankalarına ilettiği sonuçları da kendi küçük parçalarını birleştirmek için zemin olarak kullanmıştır.
           
            İnsan genomunun 3 milyar bazdan oluştuğunu ve her bir dizilemenin en fazla 2000 bazlık DNA parçalarını dizleyerek yapıldığını ve bu işlemin emin olmak amacıyla birkaç kez tekrarlandığını göz önünde bulundurursak İGP’ nin fikri ilk ortaya atıldığında bir bilim insanının ‘insan genomunun dizilenmesi ancak suçlulara yaptırılabilecek, ceza gibi bir iştir’ demesini daha iyi anlayabiliriz. Dizileme işlemindeki bir sonraki adım, elimizdeki 2000 bazlık dizileri doğru şekilde bir araya getirmek için gelişmiş bilgisayarların yardımını almaktır. Bilgisayarlardaki yazılımlar veri olarak girilen binlerce farklı DNA dizisinin birbiriyle örtüşen parçalarını yap-boz gibi bir araya getirerek birleştirir. İşte insanın kromozomları da tek tek bu şekilde dizilenmiştir ve üst üste gelen yap-boz parçalarının kesin doğru dizilimini elde etmek amacıyla birden fazla kez dizilendiğini varsayarsak her bir baz yaklaşık 9 kez dizilenmiş olur. DNA parçaları dizilenirken aynı işlemlerden geçse de her biri aynı doğrulukta dizilenemez; bazı parçaların okunması daha kolay olurken bazılarınınki daha zordur. Bu nedenle zor olanların defalarca tekrarlanması gerekebilir. Sonuçta amaç yüksek kalitede, yani kesin doğrulukta bir dizi elde etmek olduğundan, aynı DNA dizilerinin emin olmak için tekrar tekrar dizilenmesiyle şu anda % 99.99 kesinlikte, yani 10 000 bazda 1 baz hata payıyla insan genomunun dizisine ulaşılmıştır.  

kaynak: http://80.251.40.59/science.ankara.edu.tr/ozturk/Dersler/ist432/Ders2/Okuma.doc

10.8.11

Ayakta mantar-deri soyulması-kaşıntı- egzama

ayak parmak aralarında başlayan kaşıntı, ufak yaralar ve deri soyulması şeklinde kendini gösteren ayak mantarı hastalığı.

ilk olarak zalain adlı bir kremi kullandım. pek fayadasını görmedim. sonra bir tanıdığın aynı şikayetlerde doktorunun aşağıdaki 2 kremi verdiğini, birini sabah birini akşam sürdüğünü ve şifa bulduğunu söyledi.

Bende kullandım. Deri soyulması kesildi. kaşıntı kesildi. Şifa buldum anlıcağınız :D

işte ilaçlar
1-TRAVAZOL KREM
2-TROSYD DERİ KREMİ


Yazıyı yazalı 6 ay olmuş. İlaçlar şifa buldum sayılır diyelim, çünkü tam olarak tedavi etmedi.

yazıyı güncellememin sebebi ise mantarı tamamen geçiren uyguladığım bir tedavi.

mantar bizde geleneksel :( abimde var, bende var, eniştemde var.

bu ilacı hepimiz kullandık ve tamamen geçti. Hemde çok kısa bir sürede.

ilaı eniştem eczacı ve veteriner hekim Ramazan Karademir'e yaptırmış. Özel olarak hazırlanan 2 ilaç var, biri sıvı diğeri krem. Sıvı olan renk olarak tentürdiyot benziyor. Önce sürülüyor. 1 saat sonra krem sürülüyor. Eğer tedavi süresince yara alan kısma hiç su değmezse daha çabuk iyileşiyor.

Bu arada bu ilacı elinde egzama olan kuzenim de kullandı. Ve bu onda yıllardır varmış. Onunda egzaması geçti.

Ramazan Bey'e teşekkür etmek, ihtiyacı olanlarada duyurmak için yazmak istedim.

Herkese acil şifalar...

Demir Eczanesi: Bağdat Caddesi no:377/D Maltepe İstanbul.
Tel: 0216 352 5420

Bu 3.3.2012 tarihinde güncellenmiştir.

10.4.11

Operalı manuel terapi Furkanı hayata bağladı

2 hikaye

Biri fedakarlğı (Furkan'nın amcası ve yengesi ) diğeri başarıyı(Meryem Yıldırım) anlatıyor

not: Meryem Hanımın sitesinden başarı hikayeleri muhakkak okunmalı.


Türkiye'ye 20 yıl önce gelen Ukrayna asıllı Meryem Yıldırım, bugüne kadar siyaset ve sanat dünyasının pek çok ünlünün sağlığına kavuşmasına yardımcı oldu. Ama oğlu Denis ve onun için en önemli başarı, adım atmayı, ses çıkarmayı sil baştan öğrettikleri 15 yaşındaki Furkan Tekdemir'in hikâyesi.Furkan, hayatının baharında bir delikanlı. On beşine yeni girmiş. Vücudunun büyük bir kısmını hareket ettiremiyor ama tek parmağıyla bilgisayar şifresini kırmayı başaracak kadar zeki. Sağlığı yerinde olsa kim bilir daha neler yapacak. Bir buçuk ay öncesine kadar ise ne adım atıyor, ne kolunu kaldırıyor ne de dilinden tek bir harf duyulabiliyordu. Kelime değil, bir harf! Şimdilik sadece, aynı zamanda opera sanatçısı olan rehabilitör Meryem Yıldırım'ın 'Aaaaa' diye başlayan aryalarına A harfiyle eşlik ediyor. Cümleler kurması, adımlarını sıklaştırması, manevi babasına sert bir yumruk atması için bütün aile, gözünün içine bakıyor. "Buna da şükür." diyorlar Emine ve Adem Tekdemir. Nasıl şükretmesinler? Biberonla besleniyordu, şimdi lokmalarını çiğneyebiliyor, kontrol sistemi daha iyi. Hepsinden önemlisi, o masum gözlerinin içine umut, heyecan ve sevgi ifadeleri yuva yapmış.

2008'de Düzce yolunda meydana gelen kaza, sadece Furkan'ın değil, anne babası diye bellediği yengesi ve amcasının da hayatını yüz seksen derece değiştirmiş. Furkan ve ailesi, bir kış günü İstanbul'dan Niğde'ye gitmek üzere yola çıkar. Arabada beş kişidirler. Anne, baba, abla, babaanne ve Furkan. Sağanak yağmur, pusu kurmuş gibi bekler onları. Cama ip gibi inen damlalar, önlerinde giden bir TIR ve o an...

Furkan, altı ay sonra yoğun bakımdan çıkar çıkmasına ama bütün ailesi çoktan toprak olup gitmiştir. Hem yetim hem öksüz kalan Furkan'a, amcası ve yengesi sahip çıkar. Bundan sonrası öyle bir fedakârlık öyküsü ki; filmlerde bile rastlayamayız belki de. Çocuk cinayetleriyle sarsıldığımız şu günlerde Tekdemir gibi kaç aile kalmıştır diye düşünmeden edemiyoruz.

İki evlatlarını annelerine emanet eden Emine Hanım ve Adem Bey, altı ay boyunca gece gündüz demeden Furkan'la hastanede yaşar. Evlerine döndükten sonra pes etmek şöyle dursun, doktorların "Organlarını bağışlayacak mısınız?" pazarlığına giriştikleri biricik yeğenlerini eski sağlığına kavuşturabilmek için çalmadıkları kapı, gitmedikleri ülke bırakmazlar. Ukrayna'da uygulanan tedavilere birazcık cevap verir Furkan. Ama onu asıl, Bostancı'daki ofisinde tanıştığımız Meryem Yıldırım hayata döndürür. Hayat içinde hayat, hikâye içinde hikâye...

Bir meryem hikayesi

20 yıl önce Türkiye'ye geldiğinde herkes ona Maria diyordu. Sempatik, neşeli, yerinde duramayan kıpır kıpır bir kadın Meryem Yıldırım. "Trabzon'daki hocalar şehadet getirmeyi öğretti. Müslüman oldum." diyor. Ukrayna'da doğmuş. 23 yıl Gürcistan'da yaşamış. 1992 yılında Hopa'daki Sarp Sınır Kapısı'nın açılmasıyla Rusya-Türkiye bavul ticaretinin hız kazandığı bir dönemde Trabzon'a alışveriş yapmaya geliyor. Oradan, ülkesinde kazandığı bursla İtalya'da opera okumaya gidecek. İnsan duyduğunda biraz şaşırıyor ama o, dört üniversite mezunu. Makine mühendisi olduğu gibi televizyonda müzik programları yapmış bir gazeteci, bir de uçuyormuşcasına aryalar söyleyen diplomalı opera sanatçısı. Tiflis Devlet Konservatuarı'nda eğitim görmüş.

Kader işte. Hayatta hiçbir şey tesadüf değil. Trabzon'da kaldığı otelin lobisinde iki büklüm olmuş bir adama rastgeliyor. Sıradan biri olmadığını sonra fark edecek. THY eski müdürü Şerafettin Aydın'a oracıkta manuel terapi (elle yapılan bir tür masaj) yapıyor. Aydın'ın sağlık problemini düzelince artık geri dönmek ne kelime! Yeni memleketi Türkiye, istikameti Ankara oluyor. Başkent'te önce, Türkiye'ye sığınan Afgan General Raşit Dostum'u tedavi ediyor. Sonra Süleyman Demirel'i. Aydın Menderes'in bugün tekerlekli sandalyeyle hayatına devam etmesinde katkısı büyük. Nazan Öncel, Şenol Güneş, Trabzonsporlu eski futbolcu Ünal, Meral Akşener, Prof. Nilüfer Göle, Prof. Dr. İhsan Doğramacı, yapımcı Fatih Aksoy, Can Dündar ve ailesi... Liste uzun.

Meryem Yıldırım, Kamçatka, Kore, Çin ve Japonya'da masaj teknikleri konusunda masör eğitim almış. Türkiye'de çalışabilmek için Prof. Dr. Ahmet Hamdi Turgut'un Kültür ve Sağlık Bakanlığı diplomasına sahip. Gürcistan'da Novokuznetsk Beyin ve Sinir Merkezi Enstitüsü'nde nüroloji, anatomi ve rehabilitoloji hocalığı yapmış. Masaj teknikleri konusunda araştırmalar yapan Nobel Tıp Ödülü sahibi ortopedist Nikolay Apolonoviç Avalyani'nin yanında çalışmış. 350 saatlik bir eğitim görmüş. Anatomi, fizyoloji, spor psikolojisi, masaj tarihi, fert hijyeni, beslenme ve daha birçok konuda. Asıl özelliği tüm bu eğitimleri birleştirerek kendine özgü yeni bir yöntem geliştirmesi. Nasıl bir şey olduğunu terapide görmek mümkün. Yazmak çizmekle anlatılacak bir şey değil

İnsan omurgası otobana benzer



Adem, Furkan ve Emine Tekdemir

Meryem Yıldırım, özellikle bel ve boyun fıtığı konularında uzman. Terapi süresi hastanın durumuna göre bazen 6 ay, bazen bir yıl devam ediyor. Ona göre omurga bir otobana benziyor. Ne zaman kaza olduğunda trafik sıkışırsa küçük bir sorunda omurgadaki sinirler kilitleniyor. Yeterince korunmadığı için ülkemizde birçok kişi çeşitli omurga rahatsızlıklarından mağdur. Mesela boyun. Onlarca sinir, beyin üzerinden vücuda dağılıyor. Boyunda bir sorun oluşursa unutkanlık, baş dönmesi, denge kaybı, bağışıklık dolaşım sistemi bozuklukları, astım, düşük-yüksek tansiyon, mide, kalp, böbrek, karaciğer sorunları görülebiliyor. Bacaklarda uyuşma, karıncalanma, ağrı, kramp, güç kaybı, kemik erimesi, kireçlenme, kas incelmesi meydana geliyor. Meryem Hanım, hastalarından öncelikle MR'larını, tahlillerini ve doktor raporlarını istiyor. Ameliyat olmaktan kurtulan hastalarının sayısı kadar çok. Avukatı bile ona yürüyemez halde gelmiş. Şimdi turp gibi bütün işlerine koşturuyor. (www.meryemyildirim.com)

***


Zafer artık Furkan'ın...
Meryem Yıldırım, Türkiye'ye geldiğinde yalnız değildi. Yanında oğlu Denis de vardı. Başkent Üniversitesi'nde tıp okuyan ve fizyoterapi alanında uzmanlaşan Denis, annesinin açtığı yolda başarıyla ilerliyor. Haftada bir kez Ankara-İstanbul arasında gidip gelerek tepe noktadaki siyasetçilere fizyoterapi uyguluyor. Ama onlar için en önemli başarı, bir bebek gibi adım atmayı öğrettikleri ve artık zafer işaretleri yapan Furkan Tekdemir'in sevinci.




laynakOperalı manuel terapi Furkanı hayata bağladı Pazar ZAMAN

4.3.11

Meme-Göğüs Kanseri Ameliyatı-Prof. Dr. Mahmut Müslümanoğlu

Bir anda hissedilen bir kitle ve korku...

İlk başvuru Beylikdüzü Kolan Hastanesi. Genel cerrahın teşhis için küçük bir parça almak yerine genel ameliyata alması ile başlayan süreç...

Patoloji sonucu ve meme kanseri teşhisi...

Doktorun tedavi önerisi: Yarın hemen gelin, göğsü alalım, daha sonra eğitim hastanelerine başvurun, onkoloji bölümlerinde tedaviniz yapılsın...

evde bir şok havası...
Hemen bir toparlanma ve meme cerrahisi(Kanser)alanında bir uzman(profosör) arayışı.

Sağolsun dostlar ve internet.

Bulunan kişi Prof. Dr. Mahmut Müslümanoğlu...

Bir ropörtajından alıntı: "kanserden dolayı göğüsleri alınan kadınların yüzde 70'inin doktorların bilgi ve tecrübe eksikliğinden dolayı göğüslerini kaybettikleri..."
kaynak ve devamı

Muayane ve ameliyat... Gögsün alınmasına gerek kalmıyor, Meme Koruyucu Cerrahi ile ameliyat yapıldı.

Ayrıca gerçenten çok insancıl bir insan... Rahatlatıcı, sakinleştirici, bilgilendirici açıklamaları ile hasta ve yakınlarını güvenilir bir uzmanla olduğunu hissettirme...
ve Asla paracı değil, hiç para vermeseniz bile bu ameliyatı yaparım(bir özel hastanede)

özel hastene tercihi: ameliyat esnasında alanında uzman bir patoloğun bulunması ve tümörlü bölgeyi uzmanın yerinde görmesi.

çok teşekkür ederim Mahmut Hocam.

Başarılarınızın devamını diliyorum.

not: Kolan hastanesi doktoruna da üzüntülerimi bildiriyorum. Göğsü alalım, ben paramı alayım siz sonra ne yaparsanız yapın tavrı için. Neden şu cümleleri söyleyemedi acaba:

Bu konuda uzman, eğitim hastanlerine gidin. Orada hocalarımız daha çok vaka görüyor ve teknolojiyi, yeni yöntemleri daha iyi takip ediyor. Boşuna ne zaman ne de para harcamayın

bu cümleleri kullanan Medilife Beylikdüzü Ortapedi doktoru Op.Dr.Fecri ÇİFTLİK'e teşekkür ediyorum.

13.3.10

TÜRKLERDE MÜZİKLE TEDAVİ

Şimdi Edirne'ye Daruşşifa'ya bir yolculuk yapalim. Daha doğrusu, Daruşşifa'nin eczanesine, musikiye...


Türk Müziği makamlarının ruha olan etkileri Farabi’ye göre şöyle sınıf- landırılmıştır:

1. Rast makamı: İnsana sefa(neşe-huzur) verir.

2. Rehavi makamı: İnsana beka(sonsuzluk fikri) verir.

3. Kuçek makamı: İnsana hüzün ve elem verir.

4. Büzürk makamı: İnsana havf(korku) verir.

5. Isfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti, güven hissi verir.

6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir.

7. Uşşak makamı: İnsana gülme hissi verir.

8. Zirgüle makamı: İnsana uyku verir.

9. Saba makamı:İnsana cesaret,kuvvet verir.

10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.

11. Hüseyni makamı: İnsana sükunet, rahatlık verir.

12. Hicaz makamı:İnsana tevazu(alçakgönüllülük) verir.




Farabi Türk müziği makamlarının zamana göre psikolojik etkilerini de şu şekilde göstermiştir:

1. Rehavi makamı: yalancı sabah vaktinde etkili

2. Hüseyni makamı: sabahleyin etkili

3. Rast makamı: güneş iki mızrak boyu etkili

4. Buselik makamı: kuşluk vaktinde etkili

5. Zirgüle makamı: öğleye doğru etkili

6. Uşşak makamı: öğle vakti etkili

7. Hicaz makamı: ikindi vakti etkili

8. Irak makamı: akşam üstü etkili

9. Isfahan makamı: gün batarken etkili

10. Neva makamı: akşam vakti etkili

11. Büzürk makamı: yatsıdan sonra etkili

12. Zirefkend makamı: uyku zamanı etkilidir.




veeee iste musikiler ve ozellikleri...




NİHAVEND MAKAMI:Oğlak Burcu. Öğleden sonra etkisi fazla. Kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça, uyluk ve bacak bölgelerine etkili. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalı. Kuvvet ve barış duygusu veriyor. Akıl hastalıklarına etkili olduğu konusunda önemli bilgiler var.

RAST MAKAMI: Koç Burcu Ateş, kuru-sıcak tabiatlı makam. Gece yarısı ve seher zamanları etkili. Soğuk organlar olan kemik, beyin ve yağlara etkili. Fazla uyumayı engelliyor. Düşük nabzın yükselmesine yardımcı oluyor. Özellikle çocuk bünyesinde nem hakim olduğu için; bu nedenle oluşan dengesizlikleri düzeltiyor. Akıl hastalıklarına iyi. Gündüz, Salı günleri etkisi fazla.

REHAVİ MAKAMI: Terazi Burcu. Rüzgar tabiatlı. Sıcak ve kuru. Seher zamanı ve ikindiyle yatsı arası etkili. Nemli ve kuru, sarı safra, erkek, sağ omuz, baş ağrıları, burun kanamaları, ağız çarpıklığı ve balgamdan gelen hastalıklara, akıl hastalarına faydalı. Doğuma yardımcı olur.

HÜSEYNİ MAKAMI: Akrep Burcu ( Kova Burcu) Su tabiatlıdır. Satürn etkili. Nemli ve sıcak. Sabah ve gün ağarırken etkili. Sabah- öğlen arası etkisi fazladır. Güzellik, iyilik, sessizlik, rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği var. Karaciğer, kalp ve ruhların iltihabını söndürüyor. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Sol omuza etkilidir. Barış duygusu veriyor. İç organlara etkili. Kalp, karaciğer ve mide için faydalıdır.

HİCAZ MAKAMI: Yay Burcu. Ateş tabiatlı. Yatsıdan sabaha kadar olan zamanda etkisi fazla. Kuru- soğuk nedenli hastalıklar için faydalıdır. Kemiklere, beyne ve çocuk hastalıklarına tedavi edici etkisi var. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazla. Alçakgönüllülük duygusu verir.

ACEMAŞİRAN MAKAMI: Ateş tabiatlı. Fecirden kuşluk vaktine kadar etkilidir. Kemiklere ve beyne etkilidir. Vücutta yağ dengesine yardım eder. Yaratıcılık duygusu ve ilham verir. Durgun düşünce ve duyguları canlandırır. Hanımlarda doğumu kolaylaştırır.

UŞŞAK MAKAMI: Balık Burcu. Su tabiatlı. Fecirden kuşluk vaktine kadar ve günbatımında etkisi fazladır. Perşembe günü etkili. Kalp, ayak rahatsızlıkları, nikriz (damla) ağrılarına faydalı. Gülme, sevinç, kuvvet ve kahramanlık duyguları veriyor. Çocukların bütün organlarını etkileyen kuru ve sıcak yellerde ve büyük erkeklerde görülen ayak ağrılarına faydalı.

SEGAH MAKAMI: Su ve toprak tabiatlıdır. Kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkilidir. Hararetten meydana gelen şişmanlık, uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas rahatsızlıklarına faydalıdır. Beyin nöronlarına etkisi vardır. Mistik duygular oluşturuyor.

ISFAHAN MAKAMI: İkizler Burcu (Yengeç Burcu); Hava tabiatlı. Dişi, gece karakterli, Pazartesi bağlantılı Soğuk tabiatlı olduğu gibi, ateşli hastalıklardan vücudu koruyucu özelliği var. Ense, boyun, omuzlar ve sol dirsek için etkilidir. Güven hissi, uyum sağlama, hareket yeteneği, zihin açıklığı, gönül yenileme, düzgünlük verme, zekayı açma ve hatıraları tazeleme özelliği vardır.

NEVA MAKAMI: Kova Burcu (Oğlak Burcu); Satürn. Hava tabiatlı. Gece ve kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkisi fazladır. Göğsün sağ tarafına, böbreklere, omurilik, kalça ve uyluk bölgelerine etkisi vardır. Üzüntüyü giderir ve lezzet verir. Gönül okşayan makam adıyla bilinir. Kötü fikirleri kovduğu, cesaret ve yiğitlik verdiği, gönül sevinci oluşturduğu ileri sürülür. Kuvvet ve kahramanlık duyguları meydana getirir. Akıl hastalıklarının tedavisinde faydalıdır. Buluğ çağındaki kız çocuklarının kadın hastalıklarına tedavi etkisi vardır. "Ses, seda, makam ve ahenk" demektir.


Yrd. Doç. Dr. Pınar SOMAKCI
T.C. Haliç Üniversitesi Konservatuvar Türk Musikisi Bölümü

4.9.09

Okmeydanı Ağız ve Diş Hastalıkları Hastanesi

Geçen bir arkadaş eşime bu hastaneden bahsetmiş. Hemen internetten araştırdık. Hem hastanenin sitesi, hemde gittiğimde hastanenin çalışması yüzümde bir tebessüm oluşturdu. Türkiyede sağlık alanında iyi hizmetler verilmeye başlandığını gösteren bir örnek oldu.

şimdi benim hoşuma giden yanlar:

1- internet sitesinde gayet açıklayıcı bilgiler mevcut, mesala ssk lı olarak memur olarak hastaneye başvururken yanında olması gereken evraklar bilgisi var, hastanede işleyişi anlatan bir yazı var, fiş almanız gerektiğ, randevu kartı düzenlendiği vs vs
2- online randevu imkanı var, ki sadece tc kimlik numaranızı yazıyorsunuz, sistem sizi oatamatik tanıyor ve istediğiniz saate randevuyu alabiliyorsunuz.
3- hastaneye gittiğinizde tckimlik nolu nufus cüzdanınızı veriyorsunuz zaten randevunuzda var, size hemen bir sıra numarası veriyorlar.
4- hekim seçme şansınız var, ben XX doktorunu istiyprum diyorsanız size ondan bir sıra veriyorlar.
5- hiç sıra beklemeden hemen muayene olduk (tabi özel istekle çok yoğun bir doktora düşmedi iseniz)
6- çok öenmli bir noktasıda bu hastene sadece agız ve diş sağlığına bakıyor. yani bir ihtisaslaşma mevcut.

eksi yanları ise:
1- internet sitesinde nasıl gidilir daha net anlatılabilir. zira metrobuüsten inince hemen karşınızda.
2- biraz kalabalıktı (ama bununda istanbulda tek bir hasten olduğunuz düşünürsek yine de boş sayılırdı ki biz hiç beklemedik.)
3- diş çekimi için 1 hafta, dolgu için 2 ay sonraya randevu verdiler, bu biraz sıkıntı. gerçi çekimden sonra dolgu için belkide ağız içinin iyileşmesi lazımdır onu tam bilemiyorum

iyisiyle kötüsüyle yetkililere bu hastene için teşekkür ediyorum, en yakın zamanda sayılarının artmasını temenni ediyorum.

Hastanenin web sayfası: http://www.istanbulagizdis.gov.tr/

nasıl gidilir: Metrobüs SSK hastenesi durağında inilir. Avcılar yönüne giderken solda, mecidiyeköy yönüne giderken sağda kalır. durakta inip köprüden yana geçildiğinde zaten hemen hastanenin girişini görmüş oluyorsunuz. Okmeydanı SSK hastanesinin karşısında.





herkese sağlıklı günler

11.11.08

Sivilce tedavisi - Numis med


sivilceler konusunda ciddi sorunlar yaşayan biri olarak en son kullandığım ürünü sizlerle paylaşmak istiyorum.
ürünü Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi cildiye konusunda oldukça tanınmış doktoru Dr. Sarkis BARIŞ tavsiye etti.

bende çok memnunum, yüzünüzü kurutmuyor, iyi de temizliyor. fiyatı da öyle çok pahalı değil.

sağlıklı günler ...




18.9.07

Paget Hastalığı- Meme Kanseri

  • Meme başında görülen oldukça nadir bir meme kanseri tipidir.

  • Süt kanallarından başlar ve meme başına ve çevresindeki daha koyu renkli kısıma (areola) yayılır.

  • Meme başında hassasiyet, kaşınma, yanma ve aralıklı kanlı meme başı akıntısı gibi şikayetler görülebilir.

  • Deride kabuklanma ve akıntı olabilir. Bu görüntüsü nedeniyle egzema ile karıştırılabilir.
    Ayırıcı tanı için biyopsi yapmak gerekir.

  • Hastaların yaklaşık 1/3 – 1/4’ünde tanı anında koltuk altı lenf bezlerinde yayılım söz konusudur. Ancak hastaların şikayetleri nedeniyle sıklıkla erken dönemde tanı konduğu için tedavi başarısı da yüksektir.

  • Çoğu zaman meme başını almak zorunlu olduğu için genellikle meme koruyucu cerrahi yerine mastektomi ve uygun hastalarda rekonstrüksiyon ile tedavi edilir.

kaynak:http://www.savaskocak.org/nadir_tipler.php?content=2


Göğüs Ucunda Görülen Paget Hastalığı


Göğüs ucunda görülen paget hastalığı nadir görülen bir hastalıktır, süt kanallarında başlar ve göğüs ucundaki deriye ve göğüs ucunun etrafındaki areola adı verilen renkli bölüme sıçrar. Deri kabuk bağlamış, kızarık olarak görülebilir ve aynı zamanda akıntıda olabilir. Eğer göğüs ucundan gelen akıntılar hastalığın tek belirtisiyse ve tümör hissedilmiyorsa Paget hastalığının tedavisi daha kolaydır.

kaynak:http://www.gebelikrehberi.com/meme/evre.asp (Meme Kanseri Evreleri)

Paget Hastalığı: Nadirdir olup %3 oranında görülür. Başlangıçta meme başında ve areolada (renkli bölge) yanma hissi, kaşınma, kabuklanma, ülserasyon vardır. Meme başı ve areolada egzamatöz lezyonlar vardır. Geç evrede tümör invaziv hale gelir. Paget hastalığı, enfeksiyon olarak yanlıştanılanabilir. Paget hastalığının prognozu oldukça iyidir

kaynak:http://www.saglik.gov.tr/extras/birimler/ksdb/meme_kanseri.pdf

Paget Hastalığı

Göğüs ucunda görülen “Paget Hastalığı” nadir rastlanan bir hastalıktır. Süt kanallarından başlayarak göğüs ucundaki deriye ve göğüs ucunun etrafındaki areola adı verilen renkli bölüme sıçrar.Meme başı ve areola da, egzematik değişiklikler, yanma, kaşıntı, hassasiyet, kabuklanma, ara sıra kanama, kızarıklık, pullanma en önemli belirtilerdir. Bu belirtilerin yanı sıra %60 hastada ele gelen kitle mevcuttur. Kitle yoksa tedavi daha kolaydır. İlk başta deri iltihabı, infeksiyon sanılabilir. İnfeksiyon tedavisini takiben iyileşme yoksa meme başından alttaki meme dokusunu da içine alacak şekilde biyopsi yapılmalıdır. Diğer alanların tutulumunu araştırmak için mamografi çekilmelidir. Tedavi tümörün evresine göre, meme koruyucu cerrahi veya mastektomidir. Paget Hastalığı kötü görünümüne rağmen tedavi sonrası prognozu iyidir.

kaynak: http://www.kadikoysifa.com/sifalibilgi.asp?id=%7BD647D5D9-6EE2-45D5-B328-A608F13D52CC%7D


11.9.07

ağız yaraları AFT ve SENSODYN diş macunu




sık sık tekrar eden küçük ağız yaralarınız varsa ben bir çözüm buldum sizlerede öneririm.


afta neden olabilecek etkenler arasinda stres, travma, asitli yiyecekler (domates, turunçgiller, vs.) gibi lokal tahriş edici maddelere sayilabilir.


diş etinde,yanakta hatta damakta çıkan üstü beyaz yaralar umarım tarifim yeterli gelmiştir.

hatta bu yaralara kenacort denen bir ilac kullanılır.ilacı üstüne koyduğunuzda yaraya yapışır,sonrasında uzunca bir süre yeme ,içmeyi kesmek gerekir.


benim önerim ise şu:

aft için sensodyn diş macunun iyi geldiğini duydum ve denedim, yaşkaşık 3 aydır kullanıyorum ve kullanımdan sonra ağzımda hiç yara çıkmadı.

hatta özellikle dikkat ediyorum, diş temizliğimi ihmal ettiğim, ağız bakımıma dikkat etmediğim zaman tekrar çıkıyorlar.

9.7.07

uzun yaşama çince ipuçlar

100 Yıl Yaşamanın Sırları (Maoshing Ni ) den seçmeler.....

4N+1K formulü
“Ne yersiniz?” yiyecekler ve beslenme ,
“Nasıl iyileşirsiniz?” şifalı otlar, ilaçlar ve iksirler,
“Neredesiniz?” çevre, ekoloji ve toplum,
“Ne yapıyorsunuz?” egzersiz, yaşam biçimi ve gençleştirme,
“Kimsiniz?” başlığını taşıyan bölümde de katılım, ilişkiler, sevgi, evlilik ve inanç

Az ye, çok yaşa: 100 yaşındaki yaklaşık yüz kişinin beslenmesini araştırdıktan sonra pek çoğunun gösterişten uzak bir yaşam sürdüğünü gördüm. Dünyanın dört bir yanında yaşayan bu asırlık çınarların pek çoğu “üç çeyrek” kuralını uyguluyorlardı. Yani karınlarının üçte biri doyduğu zaman yemeği bırakıyorlar.

Melekotu; Çinli kadınların uzun yaşam sırrı: Çin’de ve Asya’da binlerce yıldan beri kadınlar sağlıklarını melekotuna borçlular. Melekotu kadınların doğurganlığını artırıyor, kan hücreleri üretiyor, kemikleri güçlendiriyor, saç-cilt ve tırnak sağlığının korunması için kullanılıyor.
En yeşil çimen, en iyi olmayabilir: Uzun yaşamak istiyorsanız bahçenize kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanmayın. Onun yerine organik gübre ya da ahır gübresi kullanın.
Yatak odanız, kozanızdır: Hayatımızın üçte biri uykuda geçtiği için evde en önemli yer yatak odası. İdeal yatak odası girişten ve sokaktan uzakta sessiz bir köşede olmalı. Sade döşenmeli, hafif aydınlatılmalı.

Manevi inanç, hastalığı yenebilir: İnanç, içimizdeki huzuru bulmamızı, olanı kabul etmemizi ve beklentilerimiz ile gerçek arasındaki farkı bir noktada uzlaştırmamızı sağlar. Manevi inançlarıyla ölümcül hastalıkları yenmiş kişileri gözlerimle gördüm.

Mutlu bir evlilik: Uzun süren mutlu bir evliliğin verdiği duygusal ve ruhsal erişim, sıkıntıları ve güçlükleri savuşturmaya yardım eder. Araştırma sırasında yüz yaş üstündeki bütün erkeklerin mutlu bir evliliği olduğunu gördüm.

Uzun bir hayat için ipuçları
* Gündüz kral gibi, gece yoksul gibi ye
* Hafta içi otobur, hafta sonu etobur
* Toksinlerden arınmak için bol sebze
* Yemeden önce yiyeceklerinize banyo yaptırın
* Kozmetik: Yapay güzelliğin ağır bedeli
* Sevgi dolu bir aile, uzun bir ömür
* Uzun yürüyüşler uzun yaşam
* Egzersiz zamanı: Her zaman
* Uzun bir ömür için, yakarış (dua)
* Güneş: Hem dost hem düşman
* İyi bir uyku, uzun bir ömür
* Erken teşhis, ömür uzatır
* Hiç açgözlü asırlık çınar yoktur


kaynak: http://cumaertesi.zaman.com.tr/?hn=4539

19.1.07

HİRUDOTERAPİ( Sülükle Tedavi )

HİRUDOTERAPİ( Sülükle Tedavi )

Sülükle tedavi anlamına gelen Hirudoterapi, antik çağlardan beri hekimler tarafından tedavi aracı olarak kullanılmıştır. Sülük tedavisi ile ilgili ilk kaynaklar MÖ. 15. yüzyılda yaşamış Babil'li hekimlere kadar gitmektedir. Yine MÖ. 3. yüzyılda Mısır hekimlerinin vazgeçilmez tedavi yöntemleri arasında yer aldığı bilinmektedir. Ayrıca MÖ. 2. yüzyılda Ege kıyılarında yaşamış olan hekim Nikandros, MS. 1. yüzyılda Yunan hekim Pliniy ve MS. 2. yüzyılda yaşamış olan Galen sülük tedavisi uygulamışlardır. İbn-i Sina'nın kitaplarında da sülük tedavisi yerini almıştır. Ne var ki, 20. yüzyılda doğadan elini çeken insanlık sülük tedavisini unutmuştur. Ta ki bundan birkaç on yıl önce Amerikalı araştırmacı Roy Sawyer sülüklerin potansiyel tedavi edici etkilerini ortaya koyup dünyanın ilk modern sülük üretim çiftliğini (Biopharm - İngiltere) kurana dek...
Bugün sülük tedavisi biyolojik etkileri açısından "benzeri olmayan" bir tedavi yöntemi olarak nitelendirilmektedir. Almanya'da 300'ü aşkın Hirudoterapi Kliniği vardır. Sadece Avrupa yılda 100 milyon sülük kullanmaktadır. Amerika'da sülük tedavisi uygulayan hekimlerin kurduğu derneğin 1000'den fazla üyesi vardır ve 2004'te Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi (FDA) sülük tedavisini akredite etmiş ve Avrupa'daki gibi eczanelerde satılmasına izin vermiştir. Peki gözleri ve işitme organları olmayan bu canlıları bu kadar değerli bir tedavi aracı haline getiren nedir? Sülükler, kan emerken vücuda kendi ürettikleri salgıyı verirler. Bu salgı şu ana kadar izole edilebildiği kadarıyla 100'e yakın biyoaktif madde içermektedir. Bu maddelerin bir kısmı kanın pıhtılaşmasını engellerken bir kısmı oluşmuş pıhtıları eritmekte, birkaçı ağrı kesici özellikler sergilemekte, bir bölümü de kan basıncını dengelemektedir. Ayrıca sülük tedavisinin antidepresan, antibakteriyel, antioksidan etkinliği de yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur.
Bu özellikleri itibariyle sülük tedavisi kliniğimizde; varis, hemoroid, derin ven trombozu ve periferik arter tıkanıklıkları gibi damarsal sorunlarda, artroz ve artrit gibi iskelet sistemi hastalıklarında, egzama, sedef hastalığı başta olmak üzere birçok cilt hastalığında, glokom ve retinal arter tıkanıklığı gibi tedavisi neredeyse imkansız göz hastalıklarında başarıyla kullanılmaktadır.
Sülük tedavisi uygulamasında dikkat edilmesi gereken noktaların başında hastanın anemi (kansızlık) sorununun olmaması, kanı sulandırıcı ilaç kullanmıyor olması, pıhtılaşmaya engel bir hastalığının bulunmaması ve vücudunda aktif bir kanama odağının bulunmaması gelir. Ayrıca gebelerde ve emziren annelerde, kontrolsüz diyabet hastalığı veya kalp yetmezliği olanlarda da sülük tedavisi uygulanmaz. Bir hastada kullanılan sülükler kesinlikle başka bir hastada kullanılmadan imha edilmektedir. Böylece kan yoluyla bulaşan hastalıkların geçişi engellenerek güvenli bir tedavi sağlanmaktadır.













Mimar Sinan Bulvarı (İzmir–Bursa Sürat Yolu) No: 156
Manisa Otogarı Karşısı / MANİSA
Tel: (0.236) 231 30 90 Faks: (0.236) 232 91 30

İlgili Yazılar

Related Posts with Thumbnails