Bu Blogda Ara

GÜNCEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜNCEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.4.12

Yoğurdunu Kendin Yap Kampanyası

Zehra Leyla'nın varlığı ile hazır sütten ve yoğurttan uzak durmaya başladım. Çokta iyi etmişim. Zaten bozulmayan bir sütten yada yoğurttan ne hayır gelir ki. Siz de aşağıdaki yazıyı okuyunca sanırım bana hak vereceksiniz.


not: Kampanyaya katılanları sesimizi duyurmak adına yorum eklemeye davet ediyorum. Tabi bu yazıdan haberdarsanız :D

Zehirli sebze meyvenin ilacı evde yapacağınız yoğurt!


Sebze-meyvelerde zehirli tarım ilacı kalıntıları olduğunu tartışmaya bile gerek duymuyor Dr. Yavuz Dizdar. Zira bu yeni bir mesele değil, DDT’den beri böyle... Bu bir acı gerçek, ama daha da acısı var. Eskiden yoğurdun yoğurt olduğu zamanlarda, bu zehre karşı bir ilacımız vardı. Zehirli sebze meyveyi yesek de, soframızdaki yoğurt zehrin vücutta birikmesine ve hastalıklara yol açmasına engel oluyordu. Şimdi o da yok... Zira doğal yoğurt bulmak imkansız market raflarında! İşte bu yüzden iş başa düşüyor, gidip günlük süt alacak, kendi yoğurdunuzu kendiniz yapacaksınız. Değer mi bu zahmete demeyin! Ucunda başta kanser, pek çok illet var!

Google’a girip “doku, tarım ilacı ve Türkiye” yazarsanız, tabii bu üç sözcüğün İngilizcesi’ni yazacaksınız, ekranda onlarca makaleye rastlayacaksınız. Böyle bir araştırma yapmamıştım, ta ki gidip Dr. Yavuz Dizdar’la görüşene kadar. Girdim baktım ve hiçbiri de iç açıcı değil maalesef. “Niye böyle bir araştırma yapalım ki?” demeyin, büyük olasılıkla buzdolabınızda olmasa bile yanıbaşınızdaki manavda, markette birkaç meyve sebze tam da bu konuyla ilgili... Greenpeace’in geçen hafta yaptığı açıklamayla tekrar gündeme geldi. Ama aslında bu ilk değil. Geliyor gündeme, sonra unutulup gidiyor. Tıpkı GDO ya da kansere yol açtığı bilinen sütteki aflatoksin ve antibiyotik kalıntısı tartışmaları gibi, sebze meyvelerde tarım ilacı zehrinin olup olmadığı konusu da bir süre sonra gündemden düşecek belki... Et hem pahalı hem sağlığa zararlı, az yemeli. Üç beyazdan uzak durmalı. Kalıyor geriye meyve ve sebze, onlarda da ya GDO var ya da tarım ilacı! Yani çaresiz yine yiyeceğiz! Peki yetkili kurumlar bir çözüm bulana kadar yapabileceğimiz bir şey var mı?

Organik pazarlardan alışveriş yapın

Sağlıklı beslenme konusunda yıllardır araştırmalar yapan ve uluslararası literatürü yakından takip eden Dizdar, “Tarım ilaçları tüm dünyada bir sorun. Ama Türkiye’deki durum çok daha farklı. AB’nin zehirli diye geri çevirdiği sebze ve meyveler yine bizim iç pazara sunuluyor. Bunlar zehirli, ama iç piyasa için üretilen sebze ve meyvelerin içindeki kalıntılar konusunda hiçbir bilgi yok, çünkü bizde denetim yok! Tek çareniz var, organik pazarlardan alışveriş etmek” diyor. “Peki organik meyve sebze ne kadar organik?” diye bir soru gelebilir aklınıza. Hemen onun da yanıtını veriyor Dizdar; “İlaçlı tarım ürünlerine göre aralarında açık fark var. Eğer ki bir portakaldan üç kişi zehirlenebiliyorsa bu ülkede, marketler asla sağlıklı ürün sattıklarını iddia etmemeli. Kendileri analiz yaptırmadıkça bu iddiayı ortaya atmamalı. Siz de aldığınız ürüne güvenmemelisiniz” diyor.

Dizdar’la bu can alıcı meseleyi Taksim’de bir kafede konuşmaya başladık. Ardından Şişli’deki organik pazarda sohbetimizi sürdürdük. Öyle şeyler konuştuk ki, artık manava, kasaba, bakkala giderken “Aç kalmak evladır” diye korkmamak elde değil. Ama korkun, çünkü bu korkunun ecele faydası var!

- Greenpeace, Türkiye’den ihraç edilen, üzüm, armut ve biberin yüksek oranda zehirli tarım ilacı içerdiğini açıkladı. Tarım Bakanı Mehdi Eker, “İftira” diyor. Siz ne diyorsunuz?

Konuları parça parça inceleyince çok fazla bütünü göremez hale geliyorsunuz. Ama hastalıkların tablosu değişti ve değişince bir doktor olarak beraberinde başka şeyleri de sorgulamaya başlıyorsunuz. O zaman, “Bizim yediklerimizle ilgili sıkıntımız nedir?” sorusu gündeme geliyor. Benim süt ve yoğurt meselesine bundan iki sene önce girmemin nedeni bu oldu. Bir gün önüme sizin gazeteden Mutlu Tönbekici’nin bir yazısı kondu. “Yoğurtlar artık niye ekşimiyor?” diye soruyordu... Okuyunca “Allah Allah” dedim ve düşünmeye başladım. Çünkü ben de çok yoğurt yerim. Bazen buzdolabında iki- üç hafta kalır, “Ne şanslıyım, bozulmamış” der ve öyle yerim. Daha doğrusu yerdim... Sonra denemeye başladım ve gerçekten özellikle piyasadaki büyük marka yoğurtlarda hiçbir ekşime olmadığını gördüm. Araştırınca olay bambaşka yerlere gitmeye başladı. Üreticiler, süt gibi doğrudan tüketilmesi gereken bir gıda maddesinde bile bir şey olabilir mi acaba diye şüphelenmeye başladım, ki süt gıdadan da ötedir, doğanın bize verdiği olağanüstü bir nimettir...

- Şüpheleriniz sizi nereye götürdü?

Ben yoğurda, süte ne yapıyorlar, ne ediyorlar diye araştırırken, çok sayıda mail almaya başladım. “Siz bir de diğer konuları bir bilseniz, tarımda neler yapıyorlar, hiç haberiniz yok sizin” diye... Onları araştırmaya başladım. Sonuçta geldiğim noktada bir bilinmezlik ortaya çıktı. Bu bilinmezliğin başlıcası da tarım ilaçlarının kullanımıyla ilgili. Çünkü tarım ilaçları usulsüz, düzensiz, kuralına uygun kullanılmazsa, pek çok sorun yaratabiliyor. Çiftçi zannediyor ki, bu ilaçlar vitamin niyetine de kullanılabilir. Çünkü hakikaten de bunları kullandığınızda ürünü kat kat artırma gibi avantajları var. Dolayısıyla uygulamasını da ya kulaktan dolma ya da dolduruşa gelme biçiminde yapmaya başlıyor... Bunun üzerine yoğurt ve sütü araştırırken tarım ilaçlarıyla ilgili bir inceleme yapmak gerektiği ortaya çıktı. Yaptım ve şunu gördüm, bizde tarım ilacı kullanımı eskiden de sıkıntılıydı, ama şimdi doruğa ulaştı. İnsana etkisinin katlanmasının nedeni ise süt ve yoğurdun aşırı işlemden geçirilmesi.

Organik kutu süt de faydalı değil!

- Nasıl?

Prof. Ahmet Aydın’a da, Prof. Ahmet Rasim Küçükusta’ya da çok müteşekkirim; bu konuyu gündemde tuttular. Sütün canlı halinin çok önemli bir özelliği var. Vücuda giren yabancı maddeleri tutup, bağlama ve vücutta emilmesini engelleme özelliği... Çünkü gördük ki anne sütüne de tarım ilacı bulaşmış vaziyette, ama bebeklerde bir sıkıntı çıkmıyor. Demek ki sütün bu tutma özelliğine bağlı olarak çıkmıyor. İşte bunun için sütün özellikle homojenizasyon ve UHT işleminden geçirilmemesi gerekiyor. Aynı şey yoğurt için de geçerli. Çünkü sütün içindeki glutatyon dediğimiz aktif molekül, vücuda giren yabancı, kanser yapıcı maddeleri bağlıyor. Zehirlenmelerde yoğurt yedirtilmesinin mantığı da bu.

- Yani yoğurt gerçekten panzehir?

Evet, yoğurt panzehir ama bu özellik bir tek ekşiyebilir olan doğal yoğurtta var. Şu anki yoğurtlar homojenize... Kıvamı son derece iyi görünüyor, parlak, ambalajları sterilize ama bu özellikleri olmadığı için sizin tarım ilaçlarını vücudunuza almanızı engelleyemiyorlar.

- Peki çocuklarımıza kutu süt içirmezsek ne içereceğiz?

Günlük pastörize süt içirin.

- Kutu sütün bir zararı var mı?

Zararı var mı kısmının olma olasılığı kesinlikle çok yüksek. Çünkü UHT dediğiniz işlemde çifte fiziksel işlem uygulanıyor. Bu çifte fiziksel işlemin anlamı şu; sütü bir yandan 140 derecede ısıtıyorsunuz. Süt normalde 140 dereceye çıkamayacağı için, bir de bu işlemi basınç altında yapıyorsunuz. Bu, sütün içerisindeki proteinlerin üç boyutlu yapısını tamamen değiştiriyor ve doğa dışı forma sokuyor. Doğada böyle bir şey yok. Bu işlem sırasında sizin vücudunuzun tanımadığı moleküller oluşuyor. Bu yüzden bence tıpkı halk ekmek gibi, halk süt olmalı. Belediyeler bu işe girmeli. Herkes bu işten kazançlı çıkar. Şirketlerle belediyeler ortaklaşa çalışıp halka günlük süt dağıtabilir. Siz de o sütü alıp kendiniz yoğurt yapabilirsiniz. Çünkü yoğurt özellikle bu tarım ilacının etkilerini yok etme açısından çok önemli. Radyasyonla uğraşanlara, kömür madeninde çalışanlara, ağır metal işinde olanlara kanunen her gün yoğurt verilmesi zorunludur biliyorsunuz. Ama onun gerçek, doğal yoğurt olması lazım.

- Marketten aldığımız yoğurtlar bu işlevi hiç mi görmüyor?

Hayır, görmüyor. Ancak gerçek yoğurt verirseniz vücuda alınan zehrin bir kısmını tutabiliyor. Dolayısıyla yoğurdun sağlıklı olması, ekşiyebilir olması çok önemli.

- Peki organik kutu sütler?

O bir aldatmaca. Bir şeyin kaynağının organik olması, o ürünün organik olduğu anlamına gelmiyor. Siz tabii ki kaynak olarak organik bir sütü alırsanız çok iyi. İçinde tarımsal ilaç yok belki ama bu kadar aşırı işlemden geçirdiğiniz zaman bu sütün organikliği de yok demektir artık. İnsanlar organik dendiği zaman kaynağının organik olmasını yeterli görüyorlar. O zaman alın eti yakın, kaynağı organikse buna organik diyebilir misiniz? 

- Tabii ki hayır!

Bir farkı yok ki mantık olarak baktığınızda. Bir ürünün organik olması demek, üretimi sırasında tarım ilacıyla, ağır metalle hiç karşılaşmamış olması, herhangi bir hormon kullanılmamış olması anlamına geliyor. Ama bu ürünün sizin karşınıza gelirken bu özelliklerini korumuş olması gerekiyor. Siz bunu alıp UHT’den geçirirseniz onun artık organikliği kalmaz. Sütü o nedenle en az işlemden geçmiş şekilde tüketmek gerekiyor. Avrupa’da herkes günlük pastörize süte döndü. Şişe içinde de, kutu içinde de olabilir. Ama kesinlikle homojenizasyon işleminden geçmesini istemiyoruz. Aksi halde bu homojenizasyon işlemi sütün hastalıklardan koruyucu özelliğini ortadan kaldırıyor. O yüzden şişe süte en fazla 2 gün ömür veriyorlar.

Hastanede üç arkadaşımız portakaldan zehirlendi!

- Hocam geçen hafta Dünya Gazetesi’ndesindeki yazınızda, üç arkadaşınızın tek bir portakaldan zehirlendiğini yazdınız... Bu olay Greenpeace’in raporundan ne kadar önce oldu?

Üç hafta kadar önce bir öğleden sonra hastanede üst kattan telefon ettiler, “Murat Ağabey’in midesi bulanıyor, çıkarıyor” diye. Durup dururken kusmak pek hayra alamet değil ama “Murat Ağabey’in diyabet sorunu olduğundan, şekeri oynamış olmasın” dedik. Koştuk yukarı, baktık ağabeyimiz iyi. Zaten o da, “Tamam geçti, bir şeyim yok” dedi. Biz de rahat bir nefes aldık. Ama olay orada kalmadı, iki kişi daha kusmaya başladı. O zaman “Bu olsa olsa zehirlenmedir” dedik. O öğlen yemek de yenmemiş, en sonunda anlaşıldı ki olay toplantı sırasında ortaya soyulan bir tek portakaldan kaynaklanmış.

- Tek bir portakaldan mı?

Evet. Kaç dilimse artık... Her yiyen zehirlenmiş. Bunun üzerine arkadaşlar alıp portakalı analize göndermiş. Analizde ortaya çıktı ki, portakalın içi dışı, her tarafı tarım artığı dolu. Alındığı yer de, “güvenli” olduğunu reklam eden bir market. Canım çok sıkıldı, güvenli denen market buysa diye... Oradan aldığı iki portakalı sıkıp, “Taze meyve suyu içirdim çocuğuma” diye sevinen anneleri düşündüm, içim iyice daraldı. Çünkü Türkiye’den ihraç edilen ürünlerde tarım ilacı kalıntısı olabilir ama bu bizim portakaldaki kalıntı falan değil artık, o ürünün neredeyse tamamiyle tarım ilacına bandırılmış olması! Sebze meyvede bu düzeyde tarım ilacı varken biz bu toplumu nasıl sağlıklı tutacağız, sorun oraya geliyor.

- Bu soruyu benim size sormam gerekiyor. Böyle sebze meyveleri yemek hangi hastalıklara yol açıyor?

Akdeniz Üniversitesi Onkoloji Bölümü’ndeki arkadaşlarımız Sağlık Bakanlığı ile ortak bir toplantıda iki sene önce söylemişlerdi, lenfomalar ve kemik iliği kanserlerinin çoğu Kumluca’dan geliyormuş. Kumluca sadece Antalya’nın değil, Türkiye’nin de en önemli tarım üretim merkezi. O halde anlamaya çalışalım bakalım, lenfomaların tarım ilaçlarıyla ilişkisi ne, bu hastalığın özellikleri neden değişti? Görüş isteyeceğiz. Bakalım buradan hareketle hangi sonuçlara gideceğiz.

Bira ve şarap da yoğurdun işlevini görüyor

- Neden sütün günlük süt olması, yoğurdun da bu sütten yapılması gerekiyor?

UHT süt kesinlikle olmayacak. Çünkü sütün içerisinde vücut için doğal olarak koruyucu maddeler var. Süt aşırı işlemden geçirilirse bu koruyucu maddeler ortadan kalkıyor. Bizdeki hastalıkların artışı süt ve yoğurdun bozulmasıyla paralel gidiyor. 15 yıl önce böyle bir sorunumuz yoktu. Ne zamanki homojenize yoğurt kavramı Türkiye’ye girdi, raf ömrü uzun diye tebliğ değişti, ki aynen 6 ay raf ömründen bahsediyor tebliğ, ondan sonra hastalıklarda abartılı bir artış olmaya başladı. Çünkü Türkiye’de yoğurt tüketimi diğer ülkelerdekine göre çok fazla. Ha, Fransızlar mesela sofra şarabı tüketiyorlar. O da aynı işleve sahip.

- Çok ilginç...

Çünkü içinde yoğurttakine benzer birtakım maddeler var. Bunlar yine ekşimeye yol açan maddeler. Fransızlar bu tür zararlı maddelere karşı o şekilde korunabiliyorlar. Almanların bira tüketimi de benzer bir korumaya neden olabiliyor. Ama Türkiye’de bizim kendimizi koruyacağımız ana besin maddemiz yoğurt ve ayrandı, çocuklar için de süt... Ne zamanki bu ürünler uzun ömürlü hale getirildi, içindeki bu koruyucu maddeler ortadan kalktı, sorun da ortaya çıkmaya başladı. Siz ne kadar işlemi ağırlaştırırsanız, ürünün o kadar çok raf ömrünü uzatıyorsunuz. Günlük sütte ekşime olabiliyorken UHT kutu sütte ekşime olmuyor. Açsanız da bir ay boyunca buzdolabında da saklayabilirsiniz. Bozulduğu zaman da küflenerek kesiliyor. Ekşime hiçbir zaman olmuyor. Bu yüzden hiçbir zaman marketlerde şişmiş bir kutu süt göremezsiniz. Olması mümkün değil. Konserveler hazırlanırken de UHT sistemi kullanılıyor. Bu bir büyük düzen. Siz bu işlemi salçalara da yapıyorsunuz, domates püresi diye sattığınız ürüne de yapıyorsunuz. Bir ürün endüstri çarkından geçtiği anda tek bir amacı var, raf ömrü uzun ürün üretmek.

- Ve gıdaların raf ömrü arttıkça bizim raf ömrümüz kısalıyor...

Evet. Benim bugün doğal yoğurt bulana kadar canım çıkıyor. Bakın bunun için öyle olağanüstü laboratuvar testleri de gerekmiyor. Bu gayet basit bir test. Yoğurt ekşiyor mu ekşimiyor mu bakacaksınız. Ama maalesef 2009 yılında büyük bir üretici firmanın ısrarıyla yapılan yoğurttaki tebliğ değişikliğiyle birlikte bizim yoğurtlar ve sonrasında ayranlar da elden gitti. Bizim insanımızın her yemekte tükettiği bir ayran vardı. Şu anda ayran piyasasına hakim olan kuruluş belli ve o ayranlar yazın döner büfelerinin önünde güneşin altında plastik kutuların içinde hiçbir şey olmadan günler boyu kalabiliyor, bir şey olmuyor çünkü. Bunu bakkal da söylüyor, “Ağabey bunların süresi geçtiği zaman şişerdi şimdi artık bir şey olmuyor” diyor. Çünkü bu ekşime özelliğini yitirmesi raf ömrünü uzatıyor ama bu ayranın içersindeki tarım ilaçlarını tutabilecek aktif olan molekülleri de ortadan kaldırıyor. Sorun bu.

- Anneler de çocuklarına kolaylık olsun diye, sağlıklı diye kutu ayran, kutu süt içiriyorlar...

Şimdi aynı şey okullardaki süt kampanyasıyla da gündemde. Firmalar gittiler, ellerindeki stoğu Milli Eğitim Bakanlığı’na bir şekilde satmaya çalıştılar. Okul sütü projesiyle... Okul sütü projesi daha önce de uygulanmaya çalışılmış, iyi bir proje ama hangi süt? O bölgeden alacağınız günlük pastörize sütü kullanacaksınız. Siz büyük firmaların elinde kalmış UHT kutu sütleri çocuklara dağıtırsanız bu çocuklara iyilik yapmak, çocukların beslenmesine katkıda bulunmak değildir, bilakis çocukların aslında içmemesi gereken bir şeyle zehirlenmesi demektir. UHT sütü tavsiye etmek suçtur. Doğallığını bütünüyle yitirmiş, hiçbir şekilde besleyici değeri olmayan, bir miktar belki kalsiyum, belki protein kaynağı olabilecek bir sütten bahsediyoruz çünkü. Ama hiçbir işlevi olmayan bir süttür UHT süt.

kaynak: Mine Şenocaklı-Vatan- 2.4.2012 köşe yazısı

19.9.11

GENOM NASIL DİZİLENİR?


Begüm Akman, Taner Tuncer; Yaşamın Şifresi: İnsan Genom Projesi; ODTÜ Yayıncılık, 2007, sayfa 51-59.
İnsan Genom Projesi’ nin en temel amacı olan insan genomundaki 3 milyar bazın dizilimini ortaya çıkarmak teknik anlamda zorlu bir girişim olmuştur. Uzun uğraşlar sonunda insan genom dizisi elde edilmiş ve bu dizi, bilim insanlarının kullanımına sunulmuştur. Peki, insan genomunun dizilenmesi nasıl yapılmıştır?

Genomu dizilemeye başlamadan önce tabii ki hücrelerden DNA izole edilmesi gerekir. Bilim insanları günümüzde çok kolay yöntemlerle DNA’ yı saf olarak elde etmektedirler. Hatta o kadar kolaydır ki siz de evde DNA izole edebilirsiniz. Öncelikle, saflaştırma işlemini hangi dokudan yapacağınıza karar verin. Canlı hücrelerin hepsinde DNA bulunduğu için çeşitli hayvansal ya da bitkisel ürünleri kullanabilirsiniz. Fakat evde ezmesi daha kolay olacağı için muz iyi bir seçim olacaktır. Deneyin başında 2 çay kaşığı şampuanı küçük bir kaseye koyun ve üzerine 1 çay kaşığı tuz ekleyin. Şampuan ve tuzun üzerine 4 çay kaşığı musluk suyu ekleyin ve kaşıkla baloncuk yapmadan karıştırın. Daha sonra bir muzu ikiye bölün ve yarısını miksere atın, diğer yarısını afiyetle yiyebilirsiniz. Mikserdeki muzun üzerine 1 bardak musluk suyu ekleyin ve 20 saniye boyunca iyice pürüzsüz bir hal alana kadar mikserde çırpın. Eğer mikseriniz yoksa aynı işlemi kaşıkla ezip karıştırarak da yapabilirsiniz. Şimdi muz püresinin üzerine 4 çay kaşığı şampuan ve tuz içeren karışımdan ekleyin köpürtmemeye özen gösterin; köpürme DNA moleküllerinin kırılmasına neden olabilir. Şimdi bir kasenin içine huni şekline getirmiş olduğunuz kahve filtresini yerleştirin. Elinizdeki muzlu şampuan karışımını bu filtreye yavaşça dökün, kasenin içinde 2-3 çay kaşığı karışım birikene kadar bekleyin. Şimdi 4 çay kaşığı buzda soğutulmuş alkolü ki bu votka olabilir, ince uzun bir cam tüpe koyun ve filtrelenmiş karışımı çay kaşığıyla yavaşça üzerine ekleyin. Birkaç dakika içerisinde beyaz bir bulut oluşacaktır. Kürdanla bu bulutu alabilirsiniz ve evet elinizde tuttuğunuz DNA’ nın ta kendisidir. İsterseniz bu DNA’ yı koyu renkli bir karta yerleştirin, kurudukça ipliksi yapısını daha iyi fark edebilirsiniz. Ya da içinde alkol bulunan küçük bir şişede saklayabilirsiniz. Gözle gördüğünüz bu DNA’ da binlerce DNA molekülü birbirine yapışmış şekilde bulunmaktadır. Bu yöntemde kullanılan şampuan, hücre çeperlerini parçalayarak DNA’ nın dışarı çıkmasını sağlarken, tuz (NaCl) da yapısında bulunan artı yüklü sodyum iyonları sayesinde eksi yüklü DNA moleküllerine bağlanarak, DNA’ nın çevresinde bir kalkan oluşturur.
          

            Genom dizilemesinde kullanılan yöntemler aslında hücre içinde gerçekleşen DNA’ nın kendi kendini kopyalaması işlemine dayanılarak geliştirilmiş yöntemlerdir. İnsan gibi çok hücreli canlılarda hücreler, bölünmeden önce çekirdekte bulunan DNA’ yı eşlemek durumundadır. Hücre döngüsünün bu eşlenme fazında kromozomlar belirginleşir ve birtakım değişiklikler gerçekleşir. DNA normalde sıkıştırılmış halde bulunduğundan, bunu bir yün yumağı gibi de düşünebilirsiniz, önce bu yumağın açılması gerekir. Daha sonra enzimler sayesinde ikili sarmalın iki dizisi birbirinden ayrılır ve eşlemeye yardımcı enzimler sayesinde ayrılmış olan tümleyici DNA dizilerinin birer kopyası yapılır. Sonuçta hücredeki DNA miktarı iki katına çıkmış olur, hücre bölündüğünde bu sayı yine eskiye döner.

             Hücre döngüsü içerisinde DNA kendini bu şekilde çoğaltmaktadır. Laboratuvarlarda DNA ile çalışan bilim insanları da hücrenin kendisini taklit ederek, benzer enzimleri ve molekülleri kullanarak DNA’ yı çoğaltabilirler. İnsan Genom Projesi başladığında birçok gönüllüden kan örneği alınmıştır. Gelişmiş laboratuvar teknikleri ile bu kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmış ve daha sonra bu örnekler, dünyanın dört bir tarafında bulunan İnsan Genom Projesi merkezlerine dağıtılarak dizileme işlemi başlatılmıştır.

            DNA dizileme birden fazla adımda yapılan, pek çok farklı teknolojinin kullanıldığı bir işlemdir. Dizilemenin amacı DNA dizisindeki bazların (A,T,G,C) yan yana sıralanmış doğru dizisini bulmaktır. İnsan genomunun dizilenmesinde 2 farklı grubun çalıştığını ve farklı yöntemler kullandığını hatırlayalım. Öncelikle İGP grubunun hangi yöntemi izlediğini anlatıp daha sonra Celera’ nın kullandığı yöntemin farklarını açıklamak daha rahat anlamamızı sağlayacaktır. İnsan Genom Projesi’ nde çalışan bilim insanları öncelikle insan genomunun genel haritasını çıkarmışlardır. İnsan genomunda 23 kromozomun bulunduğunu ve bu kromozomların her birinin 50 ile 250 milyon baz içerdiğini hatırlarsak, öncelikle her bir kromozomun haritasının çıkarıldığını daha sonra ise detaylı bir iş olan dizilemenin yapıldığını rahatça anlayabiliriz. Bir kromozom haritalanırken, kromozom üzerinde sabit aralıklarla belirteçler saptanır, böylece kromozom üzerinde yön belirlemek daha kolay olur. Dizileme işlemine başlandığında, işi kolaylaştırmak için kromozom binlerce parçaya bölünür ve bu parçalar teker teker dizilenir. Daha önceden haritalamada saptanan belirteçler dizileme işlemi sonucunda elde edilen parçaları tekrar bir araya getirmede kullanılır. Bunu bir çeşit yap-boz gibi de düşünebilirsiniz; sonuçta dizilenen her parçanın tam olarak oturduğu tek bir uygun yer vardır. Aşağıdaki ‘İGP, DN’ANIN KEŞFİNİN ELLİNCİ YILDÖNÜMÜNDE TAMAMLANMIŞTIR’ cümlesini bir DNA parçası olarak düşünürsek, bu DNA parçası birbiriyle örtüşen dizilenmiş parçaların yardımıyla bilgisayar yazılımları sayesinde bir araya getirilerek ortaya çıkarılabilir.



            Dizileme işlemi ise yaklaşık 2000 baz uzunluğundaki DNA parçalarına yapılır. Bir deney tüpüne dizisi belirlenecek DNA parçası, serbest bazlar, DNA eşleme başlatıcı dizileri adı verilen yaklaşık 20 baz uzunluğundaki diziler ve DNA polimeraz enzimi konulur. DNA polimerazın normalde hücrelerimizde bulunan ve DNA’ nın kendini eşlemesini sağlayan enzim olduğunu hatırlayın. Test tüpünde DNA’ nın kendini eşleyerek milyonlarca kopyaya çoğalmasını da aynı enzim sağlar. DNA polimeraz tek DNA ipliğini kalıp olarak kullanıp A bazının T bazına ve G bazının da C bazına bağlanma prensibine göre eşlenmesini sağlar. Bu olay şöyle de açıklanabilir: bir A bazı nerede tek başına duran bir T bazı bulsa gider ve ona bağlanır, aynı şekilde G bazı da C bazına bağlanır. Ancak dizileme yapılırken kullanılan serbest bazların bir kısmına DNA sentezini sonlandırma özelliğine sahip ekstradan kimyasallar ve floresan boyalar eklenir; böylece bu bazlar floresan boyama özelliği kazanırlar. İşte dizilemenin kilit noktası bu floresan boyalı özel bazlarda saklıdır. A, T, G ve C bazlarının her birinde farklı renkte bir floresan boya vardır. Normalde deney tüpümüze kalıp DNA, normal bazlar, eşleme başlatıcı diziler ve enzim koyduğumuzda başta koyduğumuz kalıp DNA’nın birebir kopyalarını elde ederiz. Ancak bu karışıma floresan boyalı özel bazlar ilave edildiğinde DNA eşlemesi sürekli olmaz; floresan boyalı bir A bazı normal bir T bazına bağlandığında reaksiyon sona erer.
  
             Böylece yeni kopya DNA dizisinin sonunda floresan boyalı A bazı bulunur ve jel elektroforezi denilen bir sonraki işlemde A bazına bağlı renk ayırt edilebilir. Deney tüpündeki milyonlarca kalıp DNA’dan eşleme başlatıcı diziler ile başlatılan DNA kopyaları, floresan boyalı sonlandırıcı bazların rastgele bağlanması ile kalıp DNA‘nın her nükleotidinde sonlanan DNA parçalarını temsil etmektedir. Sonuçta elimizde floresan boyalı bazların rastgele bağlandığı farklı uzunluklarda DNA dizileri olur ve bu DNA parçacıkları jel elektroforezi ile boylarına göre ayrıştırılır. Jel elektroforezi DNA’nın negatif yüklü bir molekül olması prensibine dayanan fiziksel bir işlemdir. DNA negatif yüklü bir molekül olduğundan elektrik akımında pozitif yüke doğru ilerler. Bu ilerleme esnasında daha kısa olan DNA parçaları daha hızlı ilerlerken, daha uzun olan DNA parçaları daha yavaş ilerlerler. Bu durumda bizim elimizde bulunan farklı uzunluklardaki DNA molekülleri uzunluklarına göre farklı mesafeleri katederler. Sonuçta bu uzunlukları ve floresan boyaların yansıttıkları dört farklı rengi analiz eden otomatik dizileme makineleri bize ilk kullandığımız DNA’nın dizisini verirler.

            İnsan Genom Projesi’ nin gelişimini hatırladığımızda projenin çok büyük bir yarışa tanık olduğu, Uluslararası Konsorsiyum ile Celera şirketinin kıyasıya mücadele ederek insan genomunun dizilenmesini ilk önce bitirmeye çalıştığı aklımıza gelmektedir. Daha sonradan ortaya çıkarak projeyi bir yarışa dönüştüren özel şirket Celera, dizilemeyi yaparken Uluslararası Konsorsiyum’dan farklı bir yöntem izlemiştir. Uluslararası Konsorsiyum kromozomlara belirteçler koyarak, kromozomlar üzerinde sırasıyla ve adım adım ilerleyerek, kromozomları birer birer dizilemiştir. Bu daha uzun zaman alan ve temkinli bir yöntemdir. Ancak Celera şirketi bu şekilde adım adım ilerlemektense, 23 kromozomu da içeren tüm genomu parçalara bölüp tüm parçaları dizilemiş, daha sonra bu sonuçları çok gelişmiş bilgisayar yazılımları aracılığıyla birleştirmiştir. Bu yönteme “ rastgele tüm genom dizilemesi” denir. Bu şekilde yapılan dizileme daha hızlı olduğundan projenin daha çabuk tamamlanması da mümkün olmuştur.

              ... İnsan Genom Projesi Konsorsiyumu’ nun kullandığı yöntemde önce kromozom üzerinde belirteçler saptanmış, daha sonra kromozom parçalara bölünerek dizilenmiş ve son olarak dizilenen parçalar ilk başta saptanan belirteçler yardımıyla birleştirilmiştir. Diğer taraftan, Celera şirketi en baştan tüm genomu küçük DNA parçalarına bölmüş ve bu DNA parçalarını dizilemiş, en son aşamada da gelişmiş bilgisayarlar sayesinde örtüşen dizileri kullanarak tüm diziyi elde edebilmiştir. Celera bu yötemi kullanırken Uluslararası Konsorsiyum’ un sürekli olarak internetteki veri bankalarına ilettiği sonuçları da kendi küçük parçalarını birleştirmek için zemin olarak kullanmıştır.
           
            İnsan genomunun 3 milyar bazdan oluştuğunu ve her bir dizilemenin en fazla 2000 bazlık DNA parçalarını dizleyerek yapıldığını ve bu işlemin emin olmak amacıyla birkaç kez tekrarlandığını göz önünde bulundurursak İGP’ nin fikri ilk ortaya atıldığında bir bilim insanının ‘insan genomunun dizilenmesi ancak suçlulara yaptırılabilecek, ceza gibi bir iştir’ demesini daha iyi anlayabiliriz. Dizileme işlemindeki bir sonraki adım, elimizdeki 2000 bazlık dizileri doğru şekilde bir araya getirmek için gelişmiş bilgisayarların yardımını almaktır. Bilgisayarlardaki yazılımlar veri olarak girilen binlerce farklı DNA dizisinin birbiriyle örtüşen parçalarını yap-boz gibi bir araya getirerek birleştirir. İşte insanın kromozomları da tek tek bu şekilde dizilenmiştir ve üst üste gelen yap-boz parçalarının kesin doğru dizilimini elde etmek amacıyla birden fazla kez dizilendiğini varsayarsak her bir baz yaklaşık 9 kez dizilenmiş olur. DNA parçaları dizilenirken aynı işlemlerden geçse de her biri aynı doğrulukta dizilenemez; bazı parçaların okunması daha kolay olurken bazılarınınki daha zordur. Bu nedenle zor olanların defalarca tekrarlanması gerekebilir. Sonuçta amaç yüksek kalitede, yani kesin doğrulukta bir dizi elde etmek olduğundan, aynı DNA dizilerinin emin olmak için tekrar tekrar dizilenmesiyle şu anda % 99.99 kesinlikte, yani 10 000 bazda 1 baz hata payıyla insan genomunun dizisine ulaşılmıştır.  

kaynak: http://80.251.40.59/science.ankara.edu.tr/ozturk/Dersler/ist432/Ders2/Okuma.doc

13.4.10

Meyve Çekirdeklerini Değerlendirelim

Küresel ısınma, dünyamızı son derece etkilemeye başladı. Dünyanın 4.cü büyük gölü ARAL'ın % 90’ı kurudu. Dünyamızda yaşayan herkesin bundan böyle daha etkin, daha aktif, daha tutumlu, daha çevreci, daha duyarlı davranması gerekiyor. Bu yüzden yediğimiz meyvelerin çekirdeklerinin değerlendirilmesi tabiata özellikle 2010 yılı içinde önemli katkı sağlayacağı bildirildi. Bu köşenin yazarı da her zaman olduğu gibi, gönül dostu çevrecilere destek vermekten onur ve gurur duyuyor. Bu yüzden Doğa Gönüllüleri Derneği'nin kaleme aldığı bir yazıyı okurlarımla paylaşıyor ve mutlaka bu önerimizin, çevre dostları ile paylaşılmasını tavsiye ediyorum. Dünya bizim dünyamız. O'nu biz koruyabilirsek, gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakabiliriz.

Yeryüzünün aldığı yağmur oranı 10 yıllık aralıklarda artar. Bu sene (2010) dünyanın periyodik olarak en çok yağmur alan yıllarından biri olacak, bu nedenle yediğiniz kayısı, şeftali, kiraz, vişne, karpuz, kavun, erik vb. meyvelerin çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın, hele çöp poşetlerine ASLA hapsetmeyin. Mümkünse herhangi bir yerde toprağın 10 cm altına gömün. Üzerine de bir bardak su dökün.

Gömme imkanınız yoksa bi poşette bu çekirdekleri biriktirip yanınıza alın (yada arabanıza koyun) arsa, tarla, toprak yol kenarı, yamaç gibi toprağı gördüğünüz alanlara bu çekirdeklerinizi savurun, korkmayın bu çevre kirliliği değildir aksine çevre için yeni hayattır. Doğa hemen o yeni çekirdekleri kucaklar ve besler… Yapacağınız en kötü hareket çekirdekleri poşetlere hapsetmektir! Bunu yapmayın ve yaptırmayın.

Yapılan çalışmalarda doğaya başıboş atılan yada dikilen bu çekirdeklerin en az yarısının yeşerip ağaç veya bitki olduğu kanıtlanmış.

En büyük israflardan birisi meyve çekirdeklerinin çöpe atılması, ülkemiz adına küçümsenemeyecek büyük bir servet...

Daha yeşil bir ülke için, daha temiz hava için, toprak kaymasını önlemek ve yeni nesillerimize yeşil bir dünya bırakmak için hep birlikte elimizden geldiğince meyve çekirdeği gömelim, savuralım, fırlatalım…

Bu uygulama TEMA tarafından başlatıldı ve bilinçli toplum olarak bizlerin desteklerini bekliyor, Doğaya yardım etmek, gelecekte etrafımızı saracak beton ve gökdelenlerden alamayacağımız oksijeni karşılamak için bile bu çekirdeklerden çıkacak ağaçlara ihtiyacımız olacaktır.
Poşete koymadığınız her çekirdek için şimdiden teşekkürler..

kaynak:http://www.anamurhaber.com/koseyazilari.asp?yazar=243&yazi=784




Doğa’nın Doğaya Armağanı
Doğa’nın Doğaya Armağanı’ isimli projede bir yandan meyveleri tüketerek sağlığımıza sağlık katacağız bir yandan da yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini biriktirerek onları ait oldukları yere yani doğaya yeniden kavuşturacağız. Proje kapsamında öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz ve velilerimiz okullarda ve evlerinde tükettiği meyvelerin çekirdeklerini biriktirerek okullarımızda meyve çekirdekleri için oluşturduğumuz dönüşüm kutusunda toplanarak çevre örgütleri ile çekirdekleri helikopterler aracılığı ile ormanlara armağan etmek.

27.3.10

Dinler ve Medeniyetler İçinde Kadının Yeri

Adem ile Havva"nın yaratılmasıyla başlayan ve o günden beri de bütün dinler ve medeniyetler içinde hep canlı kalan kadının toplumdaki yeri meselesi, sürekli konuşulup tartışılmıştır. Yeryüzünde hüküm süren her toplum, düşünce ve medeniyet, kadınla ilgili çeşitli kanaatler ortaya koymuş ve bu kanaatler çerçevesinde kadına toplumda yer, zihinlerde değer biçilmiştir.

Hind toplumunda kadın, evlenme, miras ve diğer muamelelerde, hiçbir hakka sahip değildi. Hindlilerin mukaddes kitapları olan Veda'larda kadın, kasırgadan, ölümden, zehirden, yılandan daha kötü bir mahlûk olarak tasvîr edilirdi.Budizm'in kurucusu Buda önceleri kadını, hislerine tâbi bir mahlûk olduğu için dinine kabul etmiyordu. Yakın dostu Amenda, kendisine: -Kadınlara nasıl muamele edelim? diye sorunca,

-Onlara hiç bakmayacaksın." diye cevap vermişti.

-Fakat bakmaya mecbur olursak?

-O zaman onlarla konuşmayacaksın.

-Konuşmaya mecbur kalırsak?

-O durumda, onlardan son derece sakınmalısın, demişti.

Amenda, kadınlara acır, onları korurdu. Onun ısrârı ile Buda, hayli tereddütten sonra, istemeye istemeye, kadınları dinine kabul etmiş, fakat bunun Budistler için çok tehlikeli olduğunu söylemişti. Bir defasında azîz dostu Amenda'ya "Kadını dinimize kabul etmeseydik, Budizm saf bir şekilde uzun asırlar devam ederdi. Fakat aramıza kadın girdiği için bu dinin uzun müddet yaşayacağını sanmıyorum." demişti.

İran'da Sâsânî devleti döneminde kadına hiçbir hak ve kıymet verilmezdi. Hatta kız kardeşlerle evlenmek bile câizdi. Kadın hiçbir hak ve hukuka sahip değildi.

Çinliler kadını, insan saymazlar, ona ad bile takmaya lüzum görmezlerdi. Kadını isimle değil, sayı ile, 1,2,3 diye çağırırlardı. Kadınlar toplumda "Domuz" diye anılırdı.

Batılıların medeniyetine hayran oldukları eski Yunan ve Roma'da kadın hiçbir hakka sahip değildi. Kadın, sadece çocuk doğuran bir makine gibi telakki edilirdi. Vücut yapısının estetik bakımından, erkekten aşağı olduğu ileri sürülerek, sevgiye bile layık görülmezdi. Erkeklerin birbirlerine karşı duydukları sapık sevgi revaçta idi. Kadınları, evlerinde, ev işleriyle uğraşırken, erkekler delikanlılarla birlikte yaşar, onlardan hiç ayrılmazdı. Umumî ziyâfetlerde bile hiç çekinmeden bu delikanlılarla beraber giderler, eşlerini asla götürmezlerdi.

İngiltere'de ise, kirli bir varlık olarak kabul edilen kadın, İncil'e el süremezdi. Bu durum ancak VIII. Henri (1509-1547) devrinde parlamentodan çıkan bir kararla sona erdirilmiş ve bundan sonra kadınlar İncil okuyabilmişlerdir.

Yahudiler ailede erkeğin mutlak hakimiyeti üzerine bir düzen tanzim etmişlerdi. Yahudi kızları, babalarının evlerinde hizmetçi gibi idiler. Baba isterse, onları satabilirdi. Yahudi hukukunda kadın, insanı aldatıp kötülüğe sevk ettiği için mel'un bir varlık olarak görülürdü.

Hıristiyanlar ise; Hazreti Havva, ilk günahın işlenmesine sebep olduğu ve böylece insanlığın felaketini hazırladığı için, kadını küçük görmüşler, ona daima bir şeytan gözüyle bakmışlardır.

Hz. Peygamberden önce Arap yarımadasında kadının durumu yürekler acısıydı. Kadın, evlenme, aile kurma ve miras hukukundan mahrumdu. Fuhuş, alabildiğine yaygındı. Kız çocuğu ailede maddî bakımdan bir yük, mânevî yönden bir utanma vesilesi idi. Aile idaresinde sonsuz haklara sahip olan baba, kızını diri diri toprağa gömerek öldürmekte bir mahzur görmezdi. ( Şefik Can Mevlânâ hayatı fikirleri şahsiyeti. s.189.)

Yukarıda kısaca arz edildiği gibi, Tarih boyunca kadınlar haklarından mahrum edilmiş, hor ve hakir görülmüşlerdir. İslâmiyet'ten önce kadınlar insan sayılmıyor, bir eşya gibi alınıp satılıyorlardı. Kadını ilk defa toplum içindeki bu kötü durumundan kurtaran ve ona değer veren, mülkiyet hakkı tanıyan İslâmiyet olmuştur. Hz. Muhammed vedâ hutbesinde; "Ey insanlar, kadınlar hakkında Allah'tan korkun. Çünkü siz onları Allah emaneti olarak aldınız ve onları Allah'ın kelimesi ile kendinize helâl kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır" buyurmuştur.

kaynak: http://akademik.semazen.net/author_article_print.php?id=1009

22.2.09

Bay Bay - Doğru Yazalım Doğru Konuşalım

Çiçekçiye uğramıştım. Alacağım çiçeği seçerken benden önce alışverişini yapıp ayrılan müşteri çiçekçiye bay bay dedi. Sık sık kulağıma çarpan bu İngilizce kelime iyice beni rahatsız ediyordu. Sağa dönsem bay bay, sola dönsem bay bay. Çocuklara öğretilen ilk söz bay bay. Eskiden çocuğa “Hadi babana baş baş yap”, “Hadi kardeşe baş baş yap” derdik. Benzeri sözler unutulup gitti. Kalın sağlıcakla, hoşça kal, hadi eyvallah, Allaha ısmarladık gibi ayrılırken söylenen daha başka vedalaşma sözleri varken toplumumuzda bugün bu sözlerin yerini bay bay almaya başladı.
Çiçekçiye sordum:
- Bu beyefendi size ne dedi?
- Bay bay dedi.
- Bay bay ne demek? diye sordum.
- Canım anlarsın “eyvallah” yani.
- Peki niye eyvallah demedi de bay bay dedi?
Üstelediğimi görünce çiçekçi işi şakaya vurmaya başladı. Ben ciddileşince:
- Canım bize demedi şu çiçeklere dedi.
Bu sözüyle beni teskin etmeye, konuyu değiştirmeye çalıştı ama tavırlarından da “Nereden çattık bu adama” der gibi bir tedirginlik yaşamaya başladı.
Çiçekçiyi bir köşeye çektim ve on, on beş dakika Türkçenin Cumhuriyet Döneminde nereden nereye geldiğini anlattım. Günümüzdeki batı kökenli kelimelerin Türkçe kelimeleri bir bir yok ettiğini, kullanımdan kaldırdığını belirttim.
-Bundan sonra sana bay bay diyenlere sen de benim gibi bu kelimenin ne demek olduğunu bilmiyormuş gibi davranıp “anlamadım” ya da “ben de senin” diye karşılık ver diyerek çiçekçiyle vedalaşıp dükkânından ayrıldım.


Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

19.12.08

Çayınız Kaç Kitapla Olsun

Cağaloğlunun Yeni Kültür Durağı; Sultanahmet'e komşu, kitaba merkez.


Öyle bir mekân hayal edin ki...


  • Orada sadece çevrilen sayfaların ruha huzur veren sesi duyulsun...
  • Güncelin tuzağına düşülmeden ortaya konulmuş; fakat gündemide ıskalamayan eserler bulunsun...
  • Raflardaki kitapların yazarları ile gün gelip bir imza gününde bazen de bir masa etrafında kültür üzerine sohbet edilsin...
  • Evinizi aratmayan huzur ve güven atmosferi ile aileninizin yeni ziyarte mekânı olsun...
  • Çocuklarda bu mekânda unutulmamış olsun. Bir yandan kendileri için yazılmış kitapları okusunlar; diğer yandan sesli ve görüntülü yayınlarla eğitimin eğlenceli yönünü keşfetsinler...
  • Orada, teknolojinin imkânları önünüze serilmiş olsun... İnternetle, bilgi ve kültüre bağlanın...
  • Bulunduğu mekânın tarihî dokusuyla özdeşlenen ve kolay ulaşım imkânı ile bilgi ve kültürün tam merkezi olsun...

Kısacası Kaynak Kültür Merkezi Olsun.

Çayınız Kaç Kitapla Olsun sloganı ile hazırlanmış yukarıdaki cümleleri içeren broşür elime geçtiğinde evet dedim ne kadar güzel bir kavram. Kitapla yaşamayı unutmuş yeni neslimiz için ne kadar güzel düşünülmüş.

Kendi sitesinden kaynak kültür merkezi hakkında :

BİR TATLI HUZUR ALMAYA BUYRUN - GELİN-


İstanbul gibi büyük şehirlerde çocuklarınızla, eşinizle ailece gidip gezip dinleneceğiniz nezih mekânlar zamanla bir ihtiyaç halini alıyor. Şehrin ve iş hayatının stresinden uzak zamanlar, bizi dinlendirip çalışma isteğimizi de artırıyor. Sosyologlar büyük şehirlerin kalabalığının ve iş hayatının stresinin insanların ailece güzel zaman geçireceği mekânlara ihtiyaçlarını hızla artırdığını ve bu alanda ciddi gelişmeler yaşanacağını söylüyorlar. Bu düşünceden hareketle insanımızın kültürel ihtiyaçlarına, millî manevî ve ahlakî bilgi ihtiyacına en güzel şekilde cevap vermeye çalışan Kaynak Kültür Yayınları sizler için ailenizle birlikte gelebileceğiniz bir taraftan kahvenizi meşrubatınızı yudumlarken bir taraftan da kitap okuyabileceğiniz sesli yayın dinleyip filmler seyredebileceğiniz güzel bir mekân hazırladı:

Önce Çocuklar : Kaynak Kültür Yayınlarının ailenize hitap eden bu tesisi çocuklarınıza öncelik tanıyor. Siz kitap okuyup cd, izlerken çocuklarınız oyun mekânlarında hoşça vakit geçirecek yaş gruplarına uygun kitapları tanıma fırsatı bulacak. Çocuklarımızın kitap okuyan bilgili ve görgülü insanlar olarak yetişmeleri için böyle nezih ortamları çocukken solumaları elbete çok önemlidir. Yayın evimiz çocukların seveceği onların zevkine göre dizayn edilen oyun mekânlarında eğitici öğretici film izleyebilecekleri, kukla, Karagöz Hacivat oyunları seyredebilecekleri mekânları yavrularınz için hazırladı. Onlar bu mekânlarda masal dinlerken oyun oynarken, soğuk sandviçlerini yiyip meşrubatlarını içerken sizler de arkadaşlarınızla ve kitaplarla sohbet imkânı bulacak huzur dolu bir gün geçirebileceksiniz.

Kültüre ve Eğitime Destek : Yayınevinin öncelik tanıdığı yarınımızın güvencesi gençler için de her şey düşünüldü.İlköğretimden üniversiteye kadar her yaş grubundan öğrenci burada aradığı kültürel ortamı bulacak. Gençler bir taftan bilgisayar ve internet imkanıyla ödevlerini ve araştırmalarını burada yapabilecek bir taraftan da en son çıkan kitaplarla burada tanışabilecek. Gençler, sigara dumanından, gürültüden uzak bir ortamda kitap okumanın ve aynı zamanda çay , nescafe ve diğer meşrubatlardan yudumlamanın keyfini yaşayacak.Bu güzel mekân öğrencilere hitap ettiği gibi herkese hitap ediyor ;fakat özellikle kitapseverlere, kitapkurtlarına. Bu nezih ortam genç nesilleri aydınlatmakla görevli eğitimcilerimizin kitaplara ulaşması için de bulunmaz bir fırsat.

Yazarlarla Sohbet: Yayınevimiz bu güzel kitap kafe'de sizlerden gelen istekler doğrultusunda yazarlarla sizleri tanıştırmak onlarla sohbet etme imkânını sağlamak, sorularınızın cevaplandığı mülakatlar düzenleyerek kültür hayatımızın önemli öğesi olan şifahi kültüre de katkıda bulunmak istiyor. Bayanlara yönelik aileyla ilgili sorularınızı en yetkili yazarlara bu mekânda sorabilecek merak ettiğiniz sorularınızın cevaplarını bu mekanda bulacaksınız.Çocuk eğitimiyle , ailelerde yaşanan problemlerin çözümüyle ilgili sorularınızın cevaplarını tanınmış yazarlarımızdan duyacak daha huzurlu bir ailenin yol haritasını bu kültür yuvasında edineceksiniz.

İstanbul'da Yeni Bir Mekân: Örneklerini hep Batıdan verdiğimiz bizde olmadığı için üzüldüğümüz bir imkânı yayınevimiz sizlerin istifadesine sunuyor. Artık sizler de ailenizle birlikte bir kültür mekânını gezebilecek kitaplarla ve sesli görüntülü yayınlarla tanışacak bir mekâna sahipsiniz. İstanbul'a gelen yakınlarınıza bu güzel şehrin tarihî mekânlarını gezdirirken İstanbulumuzda böyle seçkin bir kültür ortamı da var deyip bu güzel mekânı da akrabalarınıza, arkadaşlarınıza tanıtmanızı ve burada bir kahve içerken kitapların huzur dünyasında soluklanmanızı tavsiye ediyoruz. İnanın bu mekân arkadaşlarınızın zihninde yer edecek; inanıyoruz ki birkaç yıl içinde İstanbul'dan gelen yakınlarına kültürlü insanlar şu soruyu da soracaktır: Kaynak Kültür Yayınlarının Cağaloğlu'ndaki kitap-kafe'sine uğradın mı?

Yabancı Dillerde Yayınlar: Yabancı dilde eser okumak ve dildeki seviyesini artırmak isteyenler için bu güzel ortam bulunmaz bir fırsat. Sizler güzel ülkemizin millî, tarihî, kültürel ve moral değerlerini paylaşmak istediğiniz yabancı dostlarınıza buradan seçkin eserler bulabilir onlara bu güzel mekânda bir Türk kahvesiyle kendi kültürümüzü tanıtabilirsiniz.

Kitaplara Aracısız Ulaşın: Cağaloğlu'ndaki bu farklı mekânda türlerine ve konularına göre raflarda yerini alan kitaplara kimseye danışmadan kendiniz ulaşacaksınız. Beğendiğiniz aradığınız kitabı raftan alıp birkaç metre ilerinizdeki masanızda yerinizi alıp kendinize bir kahve ısmarlayıp elinizdeki kitabın sayfalarını çevirmeye başlayabilirsiniz.

kroki:

25.9.08

5 YAŞINDAKİ ÇOCUĞUN GÖZÜYLE RAMAZAN

Bugün evde bir acayiplik var. Herkes sessizce işine okuluna gidiyor. Annem 'Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım' dedi. Kimse yemek yemiyor, su içmiyor. Ablam bile!

Ramazan 5

Önce diyet yaptıklarını sanmıştım. İzledim hepsini. Akşama doğru hepsi sessizleşiyor. Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar. Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki… Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni. Ama gülmeye cesaretim yok.


Ramazan 9

Niye böyle yapıyorlar? Ablama sordum, 'büyüyünce anlarsın' dedi. Zaten başka ne der ki… Anneme sordum, Ramazan dedi. Babama sordum, Oruç dedi.


Ramazan 11

Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek. Arkadaşım Fatma'ya sordum. Onun ailesi de gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.

Ramazan 14

Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum. Uyandım. Babama haber vermeye koştum, yatağında yok! Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum. O da yok! Korkmadım, 'ben bu hırsızların hakkından gelirim' dedim. Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.
Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.
Bizimkiler yemek yiyorlar! Vay uyanıklar. Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar.
Bir de üstüme gülüyorlar…
Korkaklar.

Ramazan 17

Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikâyet etmeyi düşündüm. Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim. Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.
O zaman devam. Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca.

Ramazan 19

Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor. Oturup birlikte Kur'an okuyorlar. Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar. Ellerini açıp herkese dua ediyorlar. Sevim teyze de başını örtmüş. Çok da yakışmış


Ramazan 22

Her şey aynen devam ediyor. Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor. Hepsi akşam ezan okuyor. İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor. Ne hoş.

Ramazan 24

Oruç'u merak ediyorum. Geçen gün Ayşe teyzem annemle konuşuyorlardı. Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu? Yok, böyle olursa Oruç kaçar mı? Demek ki Oruç, çok duygulu birisi. İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor. Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor.
Oruç'u ve Ramazan'ı artık iyice merak ediyorum. Onlarla tanışmaya can atıyorum.


Ramazan 25

Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor şimdiye kadar, gecesi olan bir adam göremedim. Bu Kadir de kim? Bin aydan hayırlı gecesi varmış. O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş.


Ramazan 26

İftarı çok sevdim. Akşam yemek yemeye İftar diyorlar. Gece yemek yemenin adı da Sahur. İftar sonrası eğlenceler oluyor. Babam camilere götürüyor bizi. Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.


Ramazan 28

Merak içinde beklerken uyuyakaldım. Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş. Ben göremedim. Anlayamıyorum. Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum. Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor. Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar. Sinir oluyorum.
Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor. 'Abim ne zaman geliyor?' diye anneme soruyorum. 'Bayram gelsin, onda gelecek' diyor. Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdi de Bayram!..
Soramıyorum 'Bayram kim?' diye. Neden o gelmeden abim gelemiyor? Belki de ağabeyimin arkadaşıdır. Çok özledim abimi. Bayram'ı da alsın gelsin tanışalım.




Ramazan 29 / Arefe

O kadar erkek isminden sonra bugün nihayet bir bir hanım ismi duyabildim. Arife diyemiyorlar mı ne? Arefe diyorlar. Niye Arefe? 'Arife' olması gerekmiyor mu? Yengemin adı gibi yani… 'Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik diyor annem. İyice telaşlandılar. Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar. Temizlik yapılıyor. Yemekler hazırlanıyor. Anneme 'Bayram ne zaman gelecek?' dedim, 'Arefe'den sonra' dedi. Demek ki Bayram ile Arefe evli değil. Akraba da değil. Kafam karma karışık. Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa.

Ve Bayram geldi

Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!. Oruç öldü herhalde diye düşündüm. Abim gece gelmiş. Sevinçten haykırdım. Çok özlemişiz birbirimizi.
Bütün olanı biteni bir güzel anlattım abime. Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm. Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım. Abimin tebessüm ettiği yerde, ablam kahkaha atar. Abime küser gibi yaptım hemen gönlümü aldı. Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.

Abimden söz aldım. Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi..) Ben de verdim.. Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı. Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu. Sendromu anlamadım. Ama olsun, abime güveniyorum. Gerçi ablam'a göre 4 yaşındayım. Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor. Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor. Abim 'bu konu beni aşar' diyor.

Bayramı çok sevdim. Ama ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm. Bizim için her gün Ramazan olsa!.. Ne iyi olur.

15.1.08

GÖRDÜKLERİM YAŞADIKLARIM- Ermenilerin Doğu Cephesinde Yaptıklarına Rus Yarbaydan Görgü Tanıklığı

“GÖRDÜKLERİM YAŞADIKLARIM”
Ermenilerin Doğu Cephesinde Yaptıklarına Rus Yarbaydan Görgü Tanıklığı


Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917 yılı sonları ile 1918 yılı ilk aylarında Erzurum’da 2’nci Ermeni-Rus Kale Topçu Alay Komutanlığı yapan Rus Yarbay Tverdohlebov kendi el yazısı ile tuttuğu günlüğü ATASE Bşk.lığı Arşivinde bulunmaktadır.
Rus Yarbayın günlüğü incelendiğinde, Ermeni vahşetinin boyutları, akıl almaz katliamları gözler önüne sergilenmektedir. Ayrıca “Ermeniler oldukça yeteneksiz, asalak, açgözlü, ancak başka bir milletin sırtından geçinebilen bir millet saymak mümkündür.” ifadeleri ile Ermenileri tarif ederken ”Ermeni askerler en aşağılık, en adi sınıftan sayılmışlardır. Bunlar, her zaman geri hizmetlerde görev yapmak için gayret göstermişler, cepheden kaçmışlardır.” ifadeleri yer almaktadır.
“Gördüklerim ve duyduklarım Ermenilerle ilgili her türlü tahmin ve tasavvur sınırlarını fazlasıyla aşmıştır.” diyen Yarbay Tverdohlebov’un anıları, Ermeni iddialarına verilebilecek en güzel cevap niteliğindedir.
Kitap, Türkçe, İngilizce, Fransızca ve orijinalin tıpkı basımı (Rusça) şeklinde hazırlanmıştır.

SUNUŞ
Tarihî olayları gerçek yönleriyle ortaya çıkarmak, öğrenmek ve
aydınlatmak için uygulanan yöntemlerden birisi de tanıkların şahitliğine
başvurmaktır. Doğal olarak olayın birinci derecede görgü tanıklarının ifadeleri
çok önemlidir.
Birinci Dünya Savaşı’nda, Doğu Cephesi’nde meydana gelen olayların
aydınlatılmasında kullanılan başvuru kaynakları da arşiv belgeleridir. Bu
cephedeki Ermeni kaynaklı olayların gerçek yönünün ortaya konmasında,
birinci derecede tanıkların şahitliklerinin önemi inkâr edilemez. Gnkur. ATASE
Başkanlığınca yayımlanan “Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri 1914-1918”
adlı belge yayında tanıkların gözlemlerini aktaran belgeler yer almıştır.
Doğu Cephesi’nde meydana gelen olayların birinci derecede
tanıklarından birisi de Erzurum 2 nci Ermeni-Rus Kale Topçu Alay Komutanı
Yarbay Tverdohlebof’tur. 1917 yılı sonlarında ve 1918 yılının ilk aylarında
Erzurum ve Erzincan’daki Ermeni terörüne bizzat tanık olan Rus Yarbay
Tverdohlebof’un gördüklerini ve yaşadıklarını aktardığı belgeler de tarihe
tanıklık etmek üzere bu kitapta yayımlanmaktadır.
Yarbay Tverdohlebof’un Gnkur. ATASE Başkanlığı Arşivinde mevcut
olan orijinal Rusça el yazılı belgelerin aslı ile Türkçe, İngilizce, Fransızca
çevirileri bir arada kitap olarak kamuoyunun ve bilim dünyasının istifadesine
sunulurken, Ermeni terörünün ulaştığı boyutlar tüm çıplaklığı ile gözler önüne
serilmektedir.
Ermeni vahşetinin ulaştığı boyutlar, Türklere karşı savaşan ve
Ermenilerle iş birliği içinde bulunan Rus yarbayı bile çileden çıkarmaya
yetmiştir. Yarbay Tverdohlebof, tüm çabalarına rağmen Ermeni vahşetini
önleyemediğini, üzüntü ile günlüğüne not düşmüştür.
Şimdi soruyoruz, Ermeni soykırımından bahsedenler, bu belgelere ne
diyeceksiniz?
Saygılarımızla.

Eyüp KAPTAN
Korgeneral
ATASE Başkanı

Rus devrimi başlangıcından 12 Mart 1918 tarihinde Erzurum’un
Türk birlikleri tarafından alınmasına kadar geçen sürede Ermenilerin
Erzurum şehri ve civarındaki yerleşim birimlerinde yaşayan Türklerle
ilişkileri hakkındaki notlar.
Bu notlar “2 nci Erzurum Kale Topçu Alayındaki durumun
notlarına” ilavedir. Ayrıca bireysel doküman olarak da hizmet verecek
şekilde hazırlanmıştır.

muhakkak okumanızı tavsiye ediyorum.
faklı dillerdeki özetler için tıklayın.

9.10.07

Mail adresleri nasıl toplanıp satılıyor (Spam mail)

Zincir E-Postalar (Chain Mails)

Zincir e-postalar birçok kişinin birbirine forward ettiği e-postalara verilen isimdir. Elden ele binlerce e-posta adresine ulaşan e-postaların başlık bilgileri içerisinde daha önce hangi adreslere CC (carbon copy)'lendiği bilgisi kolaylıkla çıkarılabilmektedir. Bu sebeple SPAM yapmak için e-posta adresi toplayan şahıs ya da şirketler, insanların çok fazla ilgisini çekebilecek çoğunlukla da yalan olan haberleri, dini sömürü içeren iletileri ya da duygusal sömürü içerikli e-postaları "bunu listendeki herkese forward et" konsepti ile insanlara dağıtmaktadırlar. Bu e-postalar kendilerine yeniden döndüğünde içlerinde birikmiş olan e-posta adreslerini basit betikler ile çıkarmak ve daha sonra bu adresleri de SPAM veritabanlarına eklemeleri mümkün olmaktadır. 3 kişi tarafından forward edilmiş ortalama bir chain mail içerisinde yaklaşık 200 e-posta adresi bulunabilmektedir.

Aşağıdaki e-posta bu makaleyi hazırlayan araştırmacının adresine 03/01/2004 tarihinde gönderilmiş klasik bir zincir e-posta örneğidir, içerisinde kaç e-posta adresi de bir alttaki paragrafta incelenecektir:

Subject: İLT: Fwd: FW: Lütfen Silmeyin!!!!
From : "Xxxx YYYYY"
Date : Thu Jun 03 14:16:55 2004

Merhaba, ben Ankara'li bir gencim. Yasim 17, lise Son Sinif ogrencisiyim. Ancak
çok büyük bir Problemim Var,Kankanseriyim.

Çesitli kuruluslar tedavim için yardimlar yapmakta. Bazi Internet kuruluslari
ile yapmis oldugum yazismalar sonucunda da, eger benim yazmis oldugum e-mail
100.000 ulasirsa bu $100.000 yardim yapacaklarini belirttiler. Sizden ricam bu
mail'i tanidiginiz herkese forward etmeniz. Çünkü çeşitli zamanlarda yabancilara
ait bu tür maillerin Internet'de dolastigini gördüm ve herkes birine
gönderiyordu. Lütfen bir kez de benim için gönderin.

Lütfen..........

Salih Gezer / Ankara

Yukardaki e-posta 3 kez forward edilmiş (iletilmiş) bir e-posta iken içerisinde 885 adet e-posta adresi olduğu tespit edilmiştir. SPAM yapmak isteyen kişiler elde ettikleri zincir e-postalar içerisinden otomatik bir şekilde e-posta adreslerini çıkaran bir altyapı kullanmaktadırlar.


Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Yığın_ileti ( daha fazla bilgi için lütfen okuyun )

NOT: LÜTFEN !!! toplu mail göndereceksek (özellikle msn,yahoo,mynet üzerinden) adresleri kime (to) yada Bilgi (CC) kısmına değil GİZLİ (BCC) kısmına yazalım.



3.10.07

Derin Devlet






15.5.07

Türkan Saylan'la röportaj

Kamuoyunda iki ayrı Türkan Saylan resmi var. Biri; cüzamlıların tedavisi, kız çocuklarının okuması için yıllardır büyük emekler veren hekim Türkan Saylan. Diğeri; kendine benzemeyeni, farklı düşüneni yok sayan, muhtıradan yana tavır alan Türkan Saylan. Peki, neden böyle bir ikilik var? Cumhuriyet mitinglerinin sözcülerinden, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan ile hem mitingleri, hem de son dönemde yeniden tebarüz eden kavram karmaşasını konuşmak istedim. Cumhuriyet, demokrasi, çağdaşlık, temel hak ve özgürlükler, yasaklar ve ayrımcılık nedir, ne değildir... gibi. Onunla güzel bir bahar sabahı Arnavutköy'de buluştuk ve konuşmayı denedik. Bunu ne kadar başarabildik, siz karar verin.

Devamı:
http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=120578

30.4.07

Birleşen kazanıyor, bölünen kaybediyor (Zülfü Livaneli)

Bir iki ay önce arkadaşlarımla Cumhurbaşkanlığı konusunu tartışırken demiştim ki:
“AKP bu konudaki verileri bir bilgisayara yüklese ve kendileri açısından en iyi çözümü sorsa Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı, Tayyip Erdoğan’ın başbakan olması gerektiği cevabını alır. AKP açısından ideal olan durum budur.”
Ve hemen eklemiştim:
“Ama işin içinde insan egosu olduğu için bu çözüme pek ihtimal vermiyorum.”

İtiraf etmeliyim ki; AKP beni yanılttı ve başından beri sergiledikleri dayanışmayı burada da gösterdiler.

İşin bu boyutu çok önemli.
Ve günün en yakıcı sorusu şu: Kendilerine Atatürkçü, laik, solcu, çağdaş vs. diyenler niye bu kadar sevgisiz, kıskanç, birbirine düşman?

Buna karşılık AKP çevreleri niçin birbirine bu kadar sıkı sıkıya bağlı?

İşte Türkiye’yi bir büyük dönüşümün eşiğine getiren ve türbanın köşke çıkması noktasına sürükleyen gelişmelerin sırrı bu soruda gizli!

Meclis’e gidiyorsunuz: CHP’li milletvekillerinin yüzünden düşen bin parça, birbirine selam vermeyen, koridorda gördüğü zaman yolunu değiştiren pek çok kişi var.

Konuştukları zaman kasılmış bir ağız ve gevrek bir ses tonuyla: “katılımcılık, demokrasi” filan gibi birkaç klişeyi dile getiriyorlar ama temel unsurları sevgisizlik, kıskançlık.

Birbirinden nefret!

Diğer “sol” partilere bakın. Başkanlar birer derebeyi gibi “küçük aşiretlerin” başında olmayı, posterlere, otobüslere resimlerini bastırmayı marifet sanıyor. Hayatta kendi gücüyle başaramadığı bir şöhrete sahip olmaktan, partinin sırtına binerek egosunu tatmin etmekten başka bir derdi yok.

Bir de “öteki taraf”a bakın.

AKP’yi kurdukları zaman Bülent Arınç, Abdullah Gül gibi isimler milletvekili.

Gül kendi partisinde genel başkan adayı olup, delegenin yarısının oyunu almış. Siyasi yasağı yok, dil bilir. Arınç da Gül de Erdoğan’ın ağabeyleri. Kaldı ki Erdoğan siyasi yasaklı, seçime bile giremiyor.

Ama sıra genel başkan belirlemeye geldiği zaman Arınç da Gül de “Hayır!” diyorlar “Bu kardeşimiz halkta daha çok ilgi görüyor. Onu genel başkan yapmamız gerekir.”

Siz böyle bir davranışı Deniz Baykal’dan ya da öteki “solcu”lardan bekler misiniz?

Acı acı güldüğünüzü görür gibi oluyorum.

Haklısınız, gülünç bir soru sordum.

Neyse AKP macerasına devam edelim:
Seçimler sonucunda Abdullah Gül başbakan oluyor, sonra koltuğunu Erdoğan’a devrediyor.

Şimdi de Erdoğan, yardımcısını Cumhurbaşkanı yapıyor.
Arınç buna itiraz etmiyor ve AKP içindeki herkes sarılıp birbirini tebrik ediyor.

İşte sır burada.Dünyanın her yerinde sol dayanışmacı, sağ bireycidir.Türkiye’de ise durum tam tersi.

Solun bencilliği, düşmanlığı, küçük düşünmesi ve kıskançlığı karşısında, dayanışmacı bir hareket Türkiye’yi ele geçiriyor.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde yeni ve çok önemli bir sayfa açıldı.

Eğer siyasal İslam bu dayanışmayı sürdürür, laikler de amip gibi bölünmeye devam ederlerse; emin olun bugünleri de arayacağımız noktalara gelmemiz çok yakındır.

kaynak:http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&tarih=25.04.2007&Newsid=117104&Categoryid=4&wid=5

3.4.07

BİR GECE -M.Akif Ersoy-

On dört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın on dördü bir Öksüz çıkıverdi!
Lâkin, o ne hüsrândı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki bekleşme delerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî
Bir kerre, zuhûr ettiği çöl, en sapa yerdi.
Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar.,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin.
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.
Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı O Mâsum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere rahmetti, evet, şer–i mübîni,
Şehbâlini, adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, O'nun vergisidir hep;
Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na ferdi.
Medyûndur O mâsûm'a bütün bir beşeriyyet...
Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

Mehmed Âkif ERSOY

29.3.07

"Hocalı katliamı"

Sözde Ermeni soykırımı iddialarında bulunan Ermenilerin 26 Şubat 1992 yılında Azerbaycan da, yalnızca bir gün içinde tümü savunmasız 63 çocuk, 106 kadın, 70 yaşlı olmak üzere 613 kişiyi katlettikleri "Hocalı Katliamı" ile ilgili yazı ve fotoğraflardan oluşan bir web sayfası

http://www.otokeyif.com/myfiles/mail/0013/

20.3.07

2 Türk lirası...

Günlerdir 2 demir lirayı elimde çevirip duruyorum.
2 Türk lirası...
Bazılarınız yere düşse eğilip almazsınız.
Para üstü olsa aldırmazsınız.
Harçlık diye, bahşiş diye, sadaka diye verilse surat asarsınız.
Hepi topu 2 lira....
* * *
6 Şubat gecesi Şanlıurfa'ya çok yağmur yağdı.

Ceylanpınar Tarım İşletmesi arazisi içinde bulunan Çırpı Deresi taştı; üzerindeki stabilize geçişi tahrip etti.
O geçişten bir kamyon geçmeye çalışıyordu o gece...
Kamyonun kasasına 44 kişi binmişti.
Çoğu kadın ve çocuktu.
Tarım İşletmeleri çiftliğine, koyun sağmaya gidiyorlardı.
Kamyonun şoförü yolun çöktüğünü fark etmedi; araç Çırpı Deresi'ne uçtu.
Kasadaki 44 kişi dereye döküldü; sürüklendiler.
Kamyonun kasasına tutunmayı başaran 33 kişi kurtarıldı.
Kurtarılanlar Ceylanpınar Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı.
Sel sularına kapılan 2 işçi, Elma ve Hacer Kaya öldü.Halil, Ahmet, Emine ve Anuç Ete kayboldu.Zehra ve Hatun Kaya kayboldu. Naile Çorak, Fatma Merç, Halfe Ayberk kayboldu.Adları ilk kez haberlerde duyuldu.
* * *
Gece, arama kurtarma çalışmaları başladı.

Dalgıçlar sabaha kadar derede işçi aradılar.
Derenin Suriye tarafında da Suriyeliler çalıştı.
Sonuç alınamadı.Kazayla ilgili olarak Ceylanpınar Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı.
Çiftlikte süt sağımı işini yaptıran müteahhit Celal Ulukaya gözaltına alındı.
Bu gözaltının nedeni, kurtulan işçiler konuşunca anlaşıldı.
Kazazedelerden Halil Ertuğrul 10 yıla yakın süre bu işi yapmıştı.
Çiftlikteki sağım işinden günde 2 lira kazanıyorlardı.
Ertuğrul, "Niye çalışıyorsun o zaman" sorusuna kısa bir yanıt verdi:"Mecburum. İş yok."
* * *
Günde 2 liradan ayda 60 lira...

44 işçiyi Çırpı Deresi'ne sürükleyen, 11'ini yağmur sularından bir selde boğan ekmek kavgasının bedeli bu...
İşsizlik illetine düşmüş fukaraları "Hiç yoktan iyi" tesellisiyle kandıran müteahhitlerin ucuz işgücüne biçtikleri değer...
2 demir lira...
Günlerdir elimde çevirip durduğum 2 metelik...
2 paralık hayatların can pahası..
Harçlık isteyen çocuklara bu yazıyla birlikte veriniz.
Hayat dersi niyetine...

Can Dündar

Türkçe Kullanım Kılavuzu

Almış olduğunuz yerli ya da ithal malın Türkçe Kullanım Kılavuzu yoksa,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'na şikayet edilebiliyoruz, satan şirkete ürün başına 156 YTL ceza veriliyor ve Türkçe kılavuzunun da elimize ulaştırılması sağlanıyor.

Şikayetimizi www.sanayi.gov.tr adresinden Tüketici Şikayetleri bölümüne bildirirmeliyiz, duyarsız şirketlere gereken cezaların verilmesini sağlamalıyız.

1.3.07

avea benim için öde hizmeti

avea nında benim için öde ( ödemeli arama ) hizmeti var.

tek yapmanız gereken aranacak numara önüne 9696 eklemek.

969605xxxxxxxxx gibi.

19.2.07

Farklı bir tasarım,farklı bir bakış - SU SAATİ-


The ChronArte Canna
Su saati, ne kadar farklı geliyor değilmi, adı kadar tasarımıda farklı.

bu saat şöyle çalışıyor: herbir tüp 1 saati ifade ediyor ve hertüp önce 2 sonra 3 parçaya ayrılıyor. aynı normal kullandığımız saatlerdi gibi. orta nokta saatin yarıya geldiğini gösteriyor. Aralardaki diğer noktalar ise , 10,20,40 ve 50 geçeyi ifade ediyor. resimdeki saat şu anda yaklaşık 8:38 ü gösteriyor. 12 saat tamamlandığında( tüm borular dolduğunda) sistem tüm boruları boşlatıyor ve ikinci 12 saat başlıyor.


bu sistemde acaba saat 9:38 mi yoksa 8:38 mi diye düşünülebilir ki saat 8:38 bence .
neden mi: düşünün tüm borular boş, gün yeni başladı ne dicez 00:00.
ilk boru yarıya geldi, gün 30 dk ilerledi saat kaç : 00:30 . yani tüpün altında yazana ,üstteki miktarı eklemiyoruz ( 1:30 yanlış olur.) yani saat 9:38 değil, 8:38. 8 tüp dolmuş ( 8 saat geçmiş) 9. saattende 38 dk geçmiş oluyor.

birde şöyle düşünün tüm tüpler dolu, saat kaç : 11:59 yada 00:00
normal şartlarda 12:30 yoktur eğer 24 ssatlik dilim kullanmıyorsak. hani ingilizler 1:20 pm yada 1:20 am diyorya işte onungibi.

bu arada eeğerkine öğleden önce ve sonra için farklı renklerde sıvı kullanırlırsa sistem dahada güzel olabilir : D

farklı renk seçenekleride aşağıda.



farklılıklara bayılıyorum. imkanım olsa bu saati alırdım.Bana hediye alacaklara duyurulur,böyle farklı şeyler olabilir :D :D

kaynak:http://www.chronarte.ch/Englisch/Canna/Canna_Clocks.htm

İlgili Yazılar

Related Posts with Thumbnails