Bu Blogda Ara

9.3.09

Fırında Alabalık



bu hafta sonu fırında alabalık yaptım, enfes oldu. Bloguma şimdiye kadar hiç tarif yazmamışım, bu enfes balıktan sonra yazmaya karar verdim :D ve buyrun ilk yemek tarifimiz: Fırında alabalık

malzemeler :
kişi sayısınca alabalık (okadar güzel oluyorki 2 tane bile yiyebilirsiniz )
orta büyüklükte balık sayısı kadar patates (balık varken patetes mi yenir diyenler varsa balığın yanına güzel gittiğini söyleyeyim.) soğan, sarımsak, domates, toz biber, karabiber, kekik, zeytinyağı
yapılışı:
öncelikle balıkların ortada bel kemiği dahil temizlenecek. Balık, halka halka doğranmış soğan, sarımsak, toz biber, karabiber, kekik(zahter) ve zeytin yağı ile karıştırılıp terbiyelenecek. (yarım saat kadar).
patetesler yuvarlak yuvarlak doğranacak. fırın tepsisine yağlı pişirme kağıdı (kesinlikle tavsiye ediyorum, tepsiye yapışmıyor, temizlemeside kolay oluyor) serilecek. üzereine yuvarlak patetesler döşenecek. balıkların içi üste gelecek şekilde pateteslerin üstüne yerleştirilecek. terbiyedeki soğan ve sarmısaklarda balığın üzerine döşenecek. ve yine üstüne yuvarlak dilimlenmiş domatesler yerleştirilecek. fırına sürülecek.




pişincede afiyetle yenecek.
not: şimdiye kadar tarifi yarım bıraktığım için özür dilerim. ama ben nerden bileyim google da fırında alabalık tarifi diye aratınca benim bloğumun ilk 10 sırada çıkacağını ve bukadar çok ziyaretçisi olacağını : (
Dolasıyla daha önce gelmiş ama eli boş dönmüş ziyaretçilerimden özür diliyorum.

5.3.09

BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi. "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...? diyebildi sadece.

Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu. "Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.

Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,"Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor;ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti lütfen beni takip edin." Dedi. Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
"Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu. "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam." Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım."
Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin
her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.

"Babamla sizi uzun yıllar aradık; amabulamadık." dedi.

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı.

"Uzun yıllar beni miaradınız? Peki ama neden?" dedi.

Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.

"Emanet mi?" dedi.

Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.

Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.

Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen
memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek,
"Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum."

Dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı. Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.

Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:

"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına Gidip tabloyu iyice inceleyecekti; Fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."

Diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,

"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Dedi. Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin Bir nefes alarak "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı.Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin... Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi, 'Alışacağız.' dedi.

Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.Yürümeye
başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz,sonra alışacağız.' dedi.

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşlarıiçerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü.Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.

'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı. Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün iseAllah'ın
yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz
bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.
Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.

"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."

Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu.

Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.

O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.

'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.
Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.

Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu... Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.

Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu ltınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

Sevgilerimle, Nazif Cebeci.

Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar
süzülüyordu. Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.

Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.

22.2.09

Bay Bay - Doğru Yazalım Doğru Konuşalım

Çiçekçiye uğramıştım. Alacağım çiçeği seçerken benden önce alışverişini yapıp ayrılan müşteri çiçekçiye bay bay dedi. Sık sık kulağıma çarpan bu İngilizce kelime iyice beni rahatsız ediyordu. Sağa dönsem bay bay, sola dönsem bay bay. Çocuklara öğretilen ilk söz bay bay. Eskiden çocuğa “Hadi babana baş baş yap”, “Hadi kardeşe baş baş yap” derdik. Benzeri sözler unutulup gitti. Kalın sağlıcakla, hoşça kal, hadi eyvallah, Allaha ısmarladık gibi ayrılırken söylenen daha başka vedalaşma sözleri varken toplumumuzda bugün bu sözlerin yerini bay bay almaya başladı.
Çiçekçiye sordum:
- Bu beyefendi size ne dedi?
- Bay bay dedi.
- Bay bay ne demek? diye sordum.
- Canım anlarsın “eyvallah” yani.
- Peki niye eyvallah demedi de bay bay dedi?
Üstelediğimi görünce çiçekçi işi şakaya vurmaya başladı. Ben ciddileşince:
- Canım bize demedi şu çiçeklere dedi.
Bu sözüyle beni teskin etmeye, konuyu değiştirmeye çalıştı ama tavırlarından da “Nereden çattık bu adama” der gibi bir tedirginlik yaşamaya başladı.
Çiçekçiyi bir köşeye çektim ve on, on beş dakika Türkçenin Cumhuriyet Döneminde nereden nereye geldiğini anlattım. Günümüzdeki batı kökenli kelimelerin Türkçe kelimeleri bir bir yok ettiğini, kullanımdan kaldırdığını belirttim.
-Bundan sonra sana bay bay diyenlere sen de benim gibi bu kelimenin ne demek olduğunu bilmiyormuş gibi davranıp “anlamadım” ya da “ben de senin” diye karşılık ver diyerek çiçekçiyle vedalaşıp dükkânından ayrıldım.


Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

28.1.09

RND şirketi e-posta suistimal

Masumane bosch firmasının online bir oyununu oynadım. sonra o oyunda verdiğim mail adresime bilumum firmalara (T-box, Ottoman Empire T-shirts vs ) ait reklamlar gelmeye başladı.

reklamı gönderen adres xxx@mxpostarnd.com ilgili siteyi aratıyorum birşey çıkmıyor. http://www.rnd.com/ aratıyorum email,şifre soran sayfa çıkıyor.

sonunda sinirlendim ve t-box ı aradım, nerden buldunuz adresimi dedim. Sitelerimize girmişsinizdir dedi. hayır dedim kullanmadım. anlaşıldıki mailleri rnd firması aracılığı ile gönderiyorlar. telefonunu verin firmanın dedim veremeyiz dedi.

araştırmaya devam edince rdn.com.tr adresindeki firmanın benim aradığım şirket olduğunu anladım. referanslarında habire bana mail gelen siteler var.
http://www.rnd.com.tr/referanslar/default.aspx

aradım bunları, dedim tamam ben boscha mailiverdim de diğerlerine nasıl dahil ediyorsunuz.

- bi şekilde veri tabanına girmiş mail adresiniz dedi bayan.

le havle, bu nasıl veritabanı tasarımı ya. baya bi kızdım, bende bilgisayar mühendiyim dedim ,tutsanıza adam gibi nerden mail alamk istiyorum,neye kayıt olmuşum.

niye tutsunki topladığı mail adreslerini başka firmalara satıyor işte.

-listden çıkmayı talep edin, maillerin altında link vardır dedi bayan.

okadar çok tıkladım , tüm listelerden çık dedim, seçili listeden çık dedim. tık yok. bide listeden çıktınız diye mesaj da veriyorlar üstelik.

masum bir oyun sanmayın, öyle heryere mail adresinizi vermeyin. Bosch firmasınıda arayıp, ben sana güveniyorum sen niye racı firma kullnıp maillerim toplanmasını sağlıyor diyeceğim bakalım onlar ne diyecek.

28.12.08

Flamingo -anthurium- çiçeği ve bakımı





resimler benim güzel çiçeğimden, Bu aralar bahause yapı marketlerinde 22,5 ytl'den satılıyor. Hep almak istiyordunuz ve phalı geliyorsa şuanda tam zamanı. Ayrıca pembe ve beyaz olanlarıda varmış. Beyazını görmüştüm ama canlı olarak pembesini görmedim.
Genel Özellikler
Anavatanı Tropik ve Güney Amerika’da bulunan Kolombiya’dır. Evlerde iç mekan süs bitkisi olarak yetiştirilir.
Yaprakları koyu yaşil renkte, belirgin damarlı, geniş ayalı ve uzun saplıdır. Çiçekleri büyük ve kırmızı, turuncu ve krem veya beyaz renkli olup, etli 8-15 cm genişlikte bir çiçek tablası yani spathe, kuyruğu andıran spadix ( üreme organı ) ve 40-70 cm uzunluğunda bir çiçek sapından oluşur.
Tabiatta yaklaşık 550 türü bulunan Flamingo çiçeğinin başka en önemli türleri, A.crystallinum ve A.scherzerianum’dur.

İklim İstekleri
Yaz aylarında gelişme döneminde 22-25 C, kış aylarında ise dinlenme döneminde 18-20 C sıcaklık ister. En düşük sıcaklığın 13 C olması gerekir. Ancak çiçek gelişmesi sürecinde en az 15 C sıcaklığa ihtiyaç duyar.
Optimum nem miktarı yaklaşık %80-90 olmalıdır. Aydınlık, yarı gölge ve gölge yerleri sever. Bitkinin yapraklarının yanması söz konusu olduğundan direkt olarak ışığın bitkinin üzerine gelmesi engellenmelidir.

Toprak İstekleri
Saksının 1/3’ü drenaj materyali ile doldurulur. Saksı harcı, hacim olarak 3 kısım turba toprağı, 1 kısım spahagnum yosununun karışımına, bir miktar tınlı toprak ve odun kömürü eklenmesiyle elde edilir.
Başka bir harç ise, 1 kısım çürümüş göknar veya kayın yaprağı, yarım kısım odun kömürü tozu ve yarım kısım kaba kumun karışımından oluşur.

Ekim ve Dikim
Flamingo çiçeğinin üretimi tohum ve ayırma yöntemi ile yapılmaktadır. A. Andreanum ve A. Crystallinum’un tohumları turba kompostuna Şubat ayının içerisinde ekimi yapılır.
Tohum ekiminde hacim olarak eşit miktarlarda orman toprağı, kum ve odun kömürü tozundan oluşan karışım da kullanılabilir.
Ekim kasalarının sıcaklığı ortalama 23, optimum nem miktarı ise %75-85 civarında olan yerlerde tutulup muhafaza edilmelidir.
Çıkan fideler Mart ayında seyreltme işlemi yapılır. Nisan ayında jiffy-potlara, ekim ayında ise fidanlar küçük saksılarda şaşırtılır. Tekrar Şubat ayına gelindiğinde 14 cm’lik büyük saksılara alınırlar.
Flamingo çiçeği tohum ekiminden 1,5 yıl sonra ilk çiçeklerini vermeye başlarlar. Anthurium’ların kökten ayırma yöntemi ile üretilmeleri Mart-Nisan aylarında yapılmaktadır. Bunun için yaşlı bitkiler saksılardan çıkartılarak köklerindeki harç temizlenir. Lifli kökler, her parça bir büyüme noktası (göz) içerecek biçimde ayrılarak taze büyüme kompostu doldurulmuş saksılara dikilirler. Kökten ayrılan yeni bitkiler 6-12 ay sonra çiçeklenmeye başlar. Bakımı
Her 3 yılda bir Mart-Nisan aylarında saksı değiştirmesi yapılmalıdır. Her defasında bitkinin biraz daha derinden ekilmesi gerektiği unutulmamalıdır.


Gübreleme
Nisan-Ağustos aylarında 15 günde bir kez 0.5 g/l kompoze gübre kullanılmalıdır. Aksi taktirde bitki besin ihtiyacını karşılayamaz. Madde eksiklikleri görülmesinden dolayı bitki zarar görür.

Sulama
Saksı toprağındaki sudan çok havadaki nemden yararlanan Antrhurium’lar, adventif kökleri ile su alabilen bir bitkidir. Dolayısıyla %85 ortalama nemin sürekli sağlanabilmesi için Ekim-Mart aylarında haftada 2-3 kez kireçsiz (yumuşak) klorsuz su ile sulanmalıdır.
Büyüme dönemi boyunca sulama miktarı bunun iki katına çıkar. Yani haftada 4-5 kez sulama ihtiyacı gösterir.
Sulama kireçli su ile yapılacak olursa toprağın pH’ı artacağı için yaprak uçlarında sararma ve kahverengi lekeler görülür.

Budama
Kuruyan ve çürüyen yapraklar dikkatlice kesilip uzaklaştırılmalıdır. Ancak kuruyan çiçeklerin kendiliğinden düşmesinin beklenmesi kesilme ile oluşacak yaradan daha iyidir. Öte yandan, bitki yeni gelişmelere özendirmek amacı ile 3-4 yaprağın bırakılıp, fazlasının alınması gerekmektedir.

kaynak:http://www.okuyucu.org/f215/flamingo-cicegi-anthurium-andreanum-39171/


Anthurium veya Türkçe adıyla Flamingo tropik bir saksı çiçeğidir.
Son derece zarif yaprakları ve çiçekleri olan bu bitki çok aydınlık ancak doğrudan yakıcı güneş almayan bir yere konmalıdır (kuzey pencerelerinde harika açıyor denedi ). Karanlıkta yaprak ve çiçekler küçülür, sonrasında çiçek açmayı keser. 18 -21°C ideal yetişme sıcaklığıdır. Salonda iklimlendirme varsa asla üzerine hava akımı gelecek şekilde fan ayarı yapılmamalıdır.Kışın da ısıtılan bir ortamda bulunmalıdır.

Dip sürgünlerinden ayırma ile üretilir.

Humuslu toprakları sever.Yani saksı değiştirirken toprağına torf ile birlikte artık piyasaya bol bulunan bio-humus türü
bir organik, pastörize ,kompost gübre konmalıdır.

İlkbahardan sonbahara dek piyasadaki bir salon bitkisi besini ile etiket talimatına göre düzenli besleyin.

Her zaman oda sıcaklığında su ile sulayın, saksı tabağında su bırakmayın. İki sulama arasında hafifçe hurumasına izin verin ama asla tamamen kurutmayın zarar görür.Çeşme sularındaki aşırı klor ve kireç yaprak uçlarında yanmaya sebep olur.İyi içme suyu veya çaydanlıkta arta kalan suyu bir kaç kez kaptan kaba aktarıp oksijenlendirdikten sonra kullanın. Kuru ortamda kireçsiz yapraklarına su püskürtün.

Aslında dayanıklı ve güçlü bir bitkidir, yerini, kabını, sizi severse çok uzun yıllar sizinle beraber olur.





çok daha geniş ve seri yetiştirme için bakınız : http://www.batem.gov.tr/urunler/sus_ve_tibbi/kesme/anthurium/anthurium.htm

İlgili Yazılar

Related Posts with Thumbnails